Doğada Her Şey Var

Posted July 2, 2017 by nilay

Ne kadar az kimyasal madde, o kadar çok sağlıklı yaşam demek. Bu yaklaşımımıza paket gıdalardan ve kozmetiklerden uzak durmayı da dahil etmek gerekiyor. Çünkü en doğal ürünlerin içinde bile kimyasal maddeler olduğunu biliyoruz. Bir önceki yazımda beş yıldır glutensiz ve kozmetiksiz bir yaşamı tercih ettiğimden bahsetmiş, sabun cevizinin kullanımlarını anlatmıştım. Bugün ise yaz sıcakları ve tatil günlerinde öncelikli ihtiyaçlarımız içinde olabilecek birkaç doğal kozmetik tarifi paylaşmak istiyorum.

Biliyorsunuz havuç beta karoten yönünden oldukça zengin bir sebzedir. Güçlü bir antioksidan olan beta karotenin cilt, saç ve tırnak dostu bir bileşen olduğunu ve havuç suyunda bulunan kimyasalların kanser hücrelerinin büyümesini engellediğini de duymuşsunuzdur. Sık sık duş aldığımız, deniz ve havuz suyu ile buluştuğumuz, güneş ışınlarına daha fazla maruz kaldığımız yaz günlerinde cildimiz ve saçlarımız her zamankinden daha fazla yıpranıyor. İşte bu yüzden yaz aylarında her zamankinden daha çok havuç tüketmek bu etkiyi biraz olsun azaltacak seçimlerimizden biri olabilir.

Zararlı UV ışınlarına ve güneş yanığına karşı cildi koruyan, cildin esnek kalmasına yardım eden ve ciltte görünen yaşlanma etkilerini geciktiren havuç aynı zamanda içindeki potasyum sayesinde kas kramplarını da önlüyor. O yüzden fiziksel aktivitenin ve güneşin daha fazla olduğu yaz aylarında havuç vazgeçilmezim olan sebzelerin başında geliyor. Bu aylarda havucu hem yiyebilir hem de ondan cildimizi besleyecek bronzlaştırıcı güneş yağı yapabiliriz.

Bu katkısız doğal güneş yağımızı yapmak için önce iki havucu rendeleyerek işe başlayalım. Daha sonra kavanoz içine koyduğumuz rendelenmiş havucun üzerine susam yağı ekleyelim. Yağın havuçların üzerine çıkmasına izin verelim. Bu karışımın içine bir çubuk tarçın ve 1 tatlı kaşığı da karanfil ekleyip bunu iki hafta kavanoz içinde güneşte bekletelim. Kullanmadan önce bu yağı süzüp spreyli bir şişeye koyalım. Eğer beklemek için iki hafta vaktiniz yoksa aynı işlemi kaynatarak da yapabilirsiniz. Ancak bu karışımı doğrudan ateşle buluşturmayın. Kavanoz içindeki karışımınızı büyük bir kapta (benmari usulü) ısıtırsanız iki hafta beklemenize gerek kalmaz. Aceleniz yoksa güneşi tercih etmenizi öneriyorum. Bu tür tariflerde benim seçimim her zaman güneş enerjisinden yararlanmak yönünde. İki hafta boyunca güneşle ve sabrımızla zenginleşen güneş yağımız sonunda kullanıma hazır.

Bu doğal güneş yağınıza bir de güneşten koruma özelliği eklemek isterseniz o zaman karışımınızın içine pirinç nişastası da koyabilirsiniz. Her bir tatlı kaşığı nişasta 6 SBF koruma sağlıyor. 2 kaşık koyarsanız bence normal bir koruma için yeterli oluyor. Yağım güzel koksun da derseniz içine lavanta, yasemin ya da çikolata esansı ekleyebilirsiniz. Maddelerin etkileşimlerini azaltmamak ve bloke etmemek için çok fazla şey karıştırmamak gerekiyor. Önerdiğim karışımın özünde olan susam yağı ve tarçın zaten güzel koku için yeterli oluyor. Yağın kokusu güzel olsun diye cilt hassasiyetlerine sebep olacak portakal ve limon yağlarını tercih etmeyin.

Bu katkısız havuç yağınızı güneşe çıkmadan 20 dk. önce sürerseniz ve 2 saatte bir yenilersiniz cildiniz güneşle buluştuğunda sizin kadar sevinecektir. Bu arada aynı yağı (nişasta içermeyen tarifi) saçınıza da sürebilirsiniz. Havuç ve susam yağı yıpranmış saçlara da çok iyi geliyor. Pirincin sadece cilt lekelerini yok etmede değil, saçı besleyip uzatma konusunda da çok etkili bileşenlere sahip olduğunu biliyor musunuz? Belki bilmeyenler vardır diyerek yeri gelmişken size bununla ilgili bir yazı yazma sözü de vermiş olayım.

Cildim için yağ değil de koyu bir güneş solüsyonu yapayım derseniz size sütlü bir karışım tarifi de verebilirim. Ancak bunun kullanım süresi daha kısa; bu karışımı buzdolabında saklamanız ve en fazla 4-5 gün içinde kullanmanız gerekiyor. Sütlü solüsyonu yanınızda taşımayıp dışarı çıkmadan önce sürerseniz bu tarif de oldukça pratik ve etkili diyebilirim.

İşte doğal güneş sütü tarifi: 300 gr. sütü kaynattıktan sonra süt sıcakken içine aynısafa bitkisini atın. Bir tutamı yeterli olacaktır. Süt soğuduktan sonra süzün ve içine 1 çorba kaşığı aloevera yağı, 1 tatlı kaşığı fındık yağı ve 1 tatlı kaşığı da nane yağı ekleyip karıştırın. Bu karışımı spreyli bir şişe içine koyun. Bu şişe içindeki güneş sütünüzü buzdolabında saklamayı unutmayın. Aynısafa bitkisi egzama vb. deri hastalıklarına ve yaralara da çok iyi gelen bir bitkidir. Henüz tanışmadıysanız en kısa zamanda onunla buluşun derim. Başka bir yazıda aynısafa tariflerine de yer vereyim. Yazmayı istediğim bitki listesi kabarırken biz güneşli karışımlarımıza dönelim.

Bu iki karışımı sürüp denize girdiğimizde sadece cildimiz değil balıklar da çok seviniyor. Balıkların etrafınızda dans edişlerini izlerken bu anın keyfini çıkarmanızı öneririm. Yüzüp denizden çıktıktan sonra şimdi de sıra “peeling” yapmaya geldi. Deniz mineralleriyle buluşup yumuşayan cildimizi deniz kumuyla buluşturmak gibisi yoktur. Kum peelingini haftada en fazla iki kez yapmak en iyisi. Aksi takdirde cildin koruyucu üst tabakasına zarar verebilirsiniz.

Adada yaşadığım için deniz kumuna 365 gün ulaşma şansım var. Tatiliniz kısaysa, tatil dönüşü eve biraz deniz kumu taşıyabilirsiniz, çünkü kumun cildinizdeki somut etkisini görmek için bunu en az 4-5 kez yapmak gerekiyor.

Tatlı suyun ve tuzlu suyun içinde barındırdıkları minerallerin nimetleri saymakla bitmez. Hele ki yosunların yararları… Pirinç ve aynısafa bitkisi gibi yosunlar da başka bir yazının konusu olsun. Göllerin, nehirlerin ve okyanusların kadim organizmalarını bedenlerinde misafir eden yosunları pek severim. Tatlı su yosunu spirulina ve chlorella da vazgeçilmezler listemin ilk sıralarında yer alıyor. Suyu kutsamak, varlığına şükretmek ve her yudumunu aşkla içmek gerek. Özellikle sıcak yaz günlerinde bu ritüeli sıklaştıralım. Hem kendimizi hem de çevremizdeki hayvan dostlarımızı suyla buluşturalım. Güneş ışınları zararlı deyip yaz güneşinden kaçmayalım. Yaz aylarında her zamankinden daha çok su içmek ve doğru zamanda güneşle buluşmak gibisi yoktur.

Kapalı yerlerde çalışan ve güneşle az karşılaşan biri olarak D vitamini eksikliği çektiğimde bu kış Devit ampulleri kullanmaya mecbur kaldım. O yüzden sıcağı çok sevmesem de bu yaz bedenimi öğle saatinde en az 10 dk. yaz güneşiyle buluşturmaya çalışıyorum. Kış güneşi D vitamini için yeterince güçlü olmuyor. Pek çok konuda olduğu gibi yazın güneşe maruz kalma konusunda da yıllarca yanlış bilgiyle yönlendirildik ve öğle saatlerinde güneşten kaçtık. UV ışınlarının hem yararlı hem de zararlı yönleri olduğunu unutmadan ve güneşte kalma süresini abartmadan her gün güneşle buluşma ritüelleri yapmayı öneriyorum.

Güneşle beslenenleri (sun eaters) belki siz de duymuşsunuzdur. İşin magazin boyutunu bir yana bırakırsak bu işe kafa yoran ve ışıkla ruhunu besleyen pek çok insan var dünyada. Yogadaki güneşe selam (Surya Namaskar) hareketinin temelinde de benzer bir saygı yatıyor. Güneşe selam vererek güneşi onurlandırdığımız, ruhumuzu ve bedenimizi gökyüzüyle ve toprakla bağlayarak köklendirdiğimiz bu hareketle aynı zamanda her günün yeni bir gün olduğunu da kendimize anımsatırız. Her anımız bir seçim anıdır. Beden sağlığımızı belirleyen düşüncelerimizi kalbimizle yapılandırdığımızda güneş tam da içimize doğar. Bedenimiz, içinde dağları, denizleri, gölleri, nehirleri, yıldızları, gezegenleri, güneşi, ayı, nebulaları olan mikro bir evren gibidir. Pek çok kadim öğreti, dışarda ne görüyorsak onun içerde de var olduğunu söyler. Bu bağlamda kalbimize bedenimizin güneşi derler. Bu düşüncelerden yola çıkarak seçimlerimizde eğer güneş yoksa bedenimizde de aksaklıklar başladığını söyleyebiliriz. Çünkü hastalıklar içimize güneş uğramayan yerlerden beslenir, büyür ve gelişir. Güneşle fiziksel buluşmamız kadar ruhsal buluşmamız da o yüzden çok önemlidir. Önce hangisi bizi harekete geçirip diğerini de ateşleyecekse ona tutunabilir, böylece eylemsizliğimize bir yön verip ışığımızı çoğaltabiliriz. En güzeli güneşle fiziksel ve ruhsal buluşmayı eş zamanlı yapabilmektir aslında. Ama fiziksel olan daha kolayımıza gelir. “Güneş giren eve doktor girmez” atasözü ile bu seçimimizi taçlandırırız.

Güneşle fiziksel olarak buluşmayı seçtiysek, güneş bizi halsiz düşürmeden önce içimizi şöyle bir hareketlendirir. Bu buluşmalarımız düzenliyse, büyük olasılıkla D vitamini depolarımızı da doldurur. Biliyorsunuz vücudumuzun D vitamini üretebilmesi için UVB ışınına ihtiyacı var. Ultraviyole ışınları içinde (UVA, UVB, UVC) bize gereken UVB’nin atmosferden geçebilmesi için de ozon tabakasına 50 dereceden az bir açıyla gelmesi gerekiyor. Kışın bu açıyı yakalamak zor. O yüzden yaz aylarını iyi değerlendirmek gerekiyor. Her bölgenin güneşle buluşma açısı ve saati farklı oluyor. Bulunduğumuz yerin koordinatlarını dikkate alarak doğru zamanda yararlı güneş ışınlarıyla buluşma planı yapmazsak güneşle buluşmamız bir işe yaramayacaktır.

Bu hesaplamaları yapan pek çok telefon uygulaması ve internet sitesi var. Bize düşen doğru bilgileri doğru kaynaklardan edinmek, bu bilgilerden yola çıkarak sağlıklı seçimler yapmak ve her saniye bedenimizin varlığını kutsamak. Doğada her şey var.

Yeter ki gönlümüz karanlığa değil de ışığa odaklanmayı seçsin…

Yeter ki eyleme geçmek için bahane üretmeyi bırakıp bedenin akıl ve ruh sağlığı için doğal olana yönelsin…

Yeter ki tercihlerini bilinçli yapmayı istesin…

Her şey mümkün.

Doğa da biz de her şeye sahibiz…

 

Leave a Reply