İçimizdeki Güneşli Hikayelerden

Posted July 31, 2017 by nilay

Çin

Orta Asya’nın kadim meyvelerinden biridir kayısı. Çin’deki varlığının M.Ö 3000 yıllarına dayandığı düşünülüyor. Kayısının Anadolu’ya gelişi ise Büyük İskender ile Asya Seferleri sırasında (MÖ 330-323) gerçekleşmiş. M.Ö 1. yy’da da Roma ve Pers savaşları döneminde Ermeni tüccarlar aracılığıyla İtalya ve Yunanistan’a geçtiği sanılıyor. Diğer Avrupa ülkeleriyle tanışması ise uzun yıllar almış. Bu kadim meyveyle İspanya ve İngiltere ancak 13. yy’da, Fransa ve Amerika ise 17. yy’da tanışma fırsatını bulmuş.

Malatya

Anadolu’daki tarihi 2000 yıldan fazla olan kayısının ana toprağının Malatya olduğunu belki hepimiz biliriz de dünyada kayısı yetiştirmede ilk sırada olduğumuzu pek bilmeyiz, bilsek de çok önemsemeyiz. Sadece Malatya’da 20 milyon kayısı ağacı olduğunu biliyor musunuz? Elazığ ve Erzincan yöresi dışında Kars ve Iğdır’da, Akdeniz’de Mersin, Mut ve Antakya civarında, yer yer de Marmara, Ege ve İç Anadolu Bölgelerinde yetişen kayısı ülkemizin hiç batmayan güneşi gibidir. Gönlünü kayısıya kaptırıp kayısı tarihi araştırması yapan ve bununla ilgili bir kitap yazan İnönü Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Bayram Murat Asma, Türkiye’nin 100 ülkeye kayısı ihraç ederek her yıl 300-350 milyon dolar gelir sağladığını söylüyor. Dünyanın kuru kayısı ihtiyacının % 80’nini Malatya’nın karşılıyor olması da bir başka güzellik.

Çin

Hal böyleyken ve ülkemizde yer gök kayısı ağacıyla doluyken nedense Çin’deki kayısı ağaçlarına benzer fotoğraflarımız hiç yok. Bu doğa harikası ağaçlara bakmak kiraz ağaçlarını görmek kadar mutlu ediyor insanı. Özellikle de bahar aylarında çiçeklendikleri zaman masalsı renkler sarıyor doğayı. Çin’in Kazakistan sınırındaki Kayısı Vadisi sadece tarım alanı değil, aynı zamanda turistlik bir mekan olarak da biliniyor. Sadece kayısı çiçeklerini görmek için bu bölgeye gelen milyonlarca insan var. Kayısı giyinmiş Çin dağlarının fotoğrafları beni büyüledi. Acaba bizde de var mı böyle güzel vadiler diye biraz araştırdım ama Anadolu topraklarında çekilmiş böylesi sanatsal fotoğraflara henüz rastlayamadım. Iğdır ve Malatya bölgesinden birkaç fotoğraf karesi var o kadar. Ağrı Dağı’yla sohbet eden kayısı çiçeklerinin fotoğraflarının olmaması çok üzücü… En güzel kayısı cennetleri, Türkistan, Orta Asya ve Batı Çin’i içine alan bir üçgen içinde yer alıyor. Bu kayısı bölgelerine keşke daha çok fotoğrafçı gitse. Keşke geçerken bize de bir uğrasalar. Biz sahip olduğumuz bir şeyi kaybetmeden onun değerini anlayamayan, onu zamanında kucaklayıp koruyamayan bir toplumuz. Gün be gün kolektif bilincimiz bu yönde derinleşiyor.

Iğdır

Ermenistan kayısıya olan aşkından hiç vazgeçmeyen ülkeler içinde yer alıyor. Binlerce yıldır onu saygıyla kucaklıyor. İlk önce kayısının ana vatanı Ermenistan sanılmış ve hatta bazı kaynaklarda Ermeni eriği olarak isimlendirilmiş olsa da daha sonra elde edilen verilerle bu düşünce geçerliliğini kaybetmiş. Ama Ermenilerin kayısıya olan vefaları hiç eksilmemiş. 1994’te gümüş hatıra parası basmışlar. Bu paranın bir yüzünde kayısı yaprağı ve meyvesi, diğer yüzünde ise kayısının Ermenice ve İngilizce isimleri var… Vefa duygusu emek istiyor, dostluk ve sevgiyle büyüyor. Biz “sevdiğim için öldürdüm” diyen bilinci besleyen bir toplum olarak sevdiğimizi onu kaybettiğimiz zaman anlayıp yaptığımıza ancak o zaman pişman oluyoruz. Bazen pişman bile olmayıp sevdiğimizi yok ederek kendimizi var edebiliyoruz. Güzel bir şeyle dünya ülkeleri içinde ilk sırada yer almak alışık olmadığımız bir duygu. İnsan ne yapacağını şaşırıyor. Umarım bu hikayemiz aklımızda ve dilimizde hep kayısı tadında kalır.

Kayısının yeşerdiği ülkelerde elbette kayısı hikayeleri de filizleniyor. Yunan mitolojisinde geçen ilk güzellik yarışmasının ödülü olan o ünlü altın elma var ya, işte onun aslında kayısı olduğu söyleniyor. Kayısıyla Roma Döneminde tanışan Yunanistan’ın ona “altın elma” ismini vermesi, ölümlüleri ve tanrıları birbirine düşüren o altın elmanın aslında kayısı olma ihtimalini yükseltiyor. Pek çok şey o ilk güzellik yarışmasıyla başlıyor. Hakemlik görevini üstelenen Paris, tanrıçaların -Hera, Afrodit ve Athena’nın- paylaşamadığı altın elmayı akıl tanrıçası Athena’ya layık görünce en güzel aşkla ve en güzel kadınla buluşma sözünü alıyor ondan. İşte o kadın Spartalı Helen. Hani Paris’e olan aşkı yüzünden eşi Kral Menelaus’u terk eden, aşkıyla ölümlüleri ve ölümsüzleri birbirine düşürüp Truva Savaşı’na sebep olan, güzelliği dillere destan kadın Spartalı Helen.

Altın elmayla daha da ışıldayan aşk, barış, bilgelik ve sanat, nefes aldığımız her anı yaşamaya değer kılan güzelliklerden; ruhumuzu besleyen inceliklerden… Kökleri çok eskilerden… İster “altın elma” densin, ister İran ve Mısır’da söylendiği gibi “güneşin altın yumurtası” diye isimlendirilsin, kayısı binlerce yıldır sadece bedenimizi değil ruhumuzu da ışıltısıyla besliyor. En iyi üflemeli müzik aletlerini yapan Ermeni ustalarının kullandığı malzemenin kayısı ağacı olması insanı şaşırtmıyor. Kayısı müziğe de ruh üflüyor. Aklının güzelliği sayesinde Paris’i aşkın ruhuyla ikna eden Athena’nın aynı zamanda barışın, bilgeliğin ve sanatın da sembolü olduğunu düşünürsek kayısının Konfüçyüs’le buluşmuş olması da şaşırtıcı gelmiyor. Felsefesini öğrencilerine Qufu Şehri’ndeki bir kayısı ağacının gölgesinde (Apricot Tree Pavilion) öğrettiği bilinen Konfüçyüs de Athena gibi aklıyla ve ruhuyla dünyayı güzelleştirenler arasında yer alıyor. İşin içinde bilgelik ve sanat varsa yollar sanki hep kayısıda kesişiyor. Kayısı kadim bilgelik bağlarıyla sanki insanoğlunu köklendiriyor.

 

Anadolu mitlerinde ve öykülerinde de kayısı elbet vardır, olmalı. Ben biraz araştırdım ama henüz bulamadım. 1665 yıllarında, baharda coşan kayısı bahçelerinin kokusu Evliya Çelebi’nin seyyah notları içinden buram buram tütse de ruhum Anadolu topraklarından beslenen kayısı ağaçlarının da sanatsal fotoğraflarını görmeden, Malatya’nın Darende türküsü dışında başka bir kayısı türküsü dinlemeden ya da bir kayısı öyküsü ve efsanesi okumadan durulmayacak. Kayısı iflah olmaz bir aşkla insanı kendine bağlıyor.

Kışın ben bu aşkı gün kurusuyla yaşıyorum. Güneşi yazın içine hapseden gün kurusunu soğuk havalarda da yiyebilme şansı kış ortasında güneşin içimizde doğması gibi bir şey. İçimizi dört mevsim temizleyen kayısı, insanı her haliyle mutlu eden ışıklı bir meyve. Bu mutluluk ve minnet duygusu içinde kayısıyı bir de “mindful eating” dediğimiz bilinçli beslenme farkındalığıyla yersek ohh güneşlerden güneş beğeniriz. Kayda geçirilmiş 1750 kayısı çeşidi olduğunu düşününce, insan sanki hepsini yese hepsini beğenirmiş gibi geliyor. İnsanoğlunun aklı hep ulaşamadığına meyilli işte. Sahip olduklarımızın kıymetini bilmeyip soldurduğumuz nice güneş var.

Güneşli günlerde güneşli yerlerde güneşli alışverişler yapmak insana iyi geliyor. Hele bin bir renkli meyve ve sebzelerin arasında dolaşmak… Burgazada da öyle güneşli bir yerdir. Cuma günleri kurulan o küçük ama lezzetli pazarına yazın bolca kayısı gelir. Her çeşidinden alıp eve gelmek artık bir yaz klasiği oldu benim için. Bu hafta da evde her yer kayısı tadında. Bu kadar çok kayısıyla neler yapılır diye düşünürken kayısı tariflerim içinde dolaşmaya çıktım bugün. Şekersiz ve glutensiz yaşamak isteyince sağlıklı tariflerin sayısı azalıyor. Kayısıya şeker eklemeden tereyağıyla kavurmak bence her zaman en iyi seçimlerden biri. Ama bugün daha ekşili ve mayalı tarifler var aklımda. Kayısı sirkesi yapmalı.

1 kg. kayısı, 4 litre su, 1 çorba kaşığı kaya tuzu, 1 kahve fincanı sirke ve 1 çay bardağı kabak çekirdeği içi ile kayısı sirkesi yapmak mümkün. 20 gün içinde sirkeleşen kayısı, salata ve yemeklere kattığı tatlı-ekşimsi lezzetin yanı sıra güneş rengiyle ruha da mutluluk veriyor. Kayısı sirke kullanımı dışında, meyve olarak Arap mutfağının etli yemeklerinde, Hintlilerin soslarında, Himalayalar’da ise yemek yağı olarak bolca tüketiliyor.

Taze ya da kuru kayısının yararlarını ve kullanımlarını saymakla bitiremeyiz. Kayısı yağının saçı, tırnağı ve cildi güzelleştirdiğini söyleyip Athena’ya bir kez daha selam göndererek kayısı sirkesiyle neler yapabileceğimize bakalım. Kekikle birlikte tavuklu yemeklerde ya da salatalarda sirke olarak kullanmanın yanı sıra daha da şifalı olmasını isterseniz sabahları aç karna içmeyi deneyebilirsiniz. A, B, C ve P vitaminlerine ek olarak yüksek oranda magnezyum, kükürt, krom ve demir içeren kayısı sirkesi kansızlığa, zihinsel ve fiziksel yorgunluğa, strese, migrene ve astıma iyi geliyor; bağışıklık ve sindirim sistemini güçlendiriyor; bağırsaklardaki parazitleri yok ediyor. Akciğer ve mide dostu olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Eğer kayısı sirkesini zayıflamak için tüketmek isterseniz o zaman yukarıdaki tariften kabak çekirdeğini çıkarıp onun yerine tarçın, karanfil ve yeşil çay ekleyebilirsiniz. 1 kg. kayısı, 4 litre su, 4 çubuk tarçın, 10 adet karanfil, yarım çay bardağı yeşil çay, 1 çay bardağı sirke ve 1 çorba kaşığı kaya tuzu ile yaptığımız sirkeyi 20 gün sonra sabahları aç karna 1 çay bardağı içebiliriz. Kayısı sirkesini ayrıca cilt toniği, saç durulama suyu ve tırnak bakım suyu olarak da kullanabiliriz.

Sirke yaparken şu noktalara dikkat etmeyi unutmayalım. Ağzı bir tülle ya da tülbentle kapatılan cam kavanoz içinde en az 20 gün oda sıcaklığında bekleyen sirkemizin güneş ışığı görmediğinden emin olalım. 3-4 gün sonra eğer kavanozun ağzını bir kapak, tabak vb. ile kapamak istersek sık sık açıp gaz çıkışını sağlamayı unutmayalım. En sağlıklısı sirke sineklerini durduracak az delikli kumaşlar kullanmaktır. Gaz çıkışı bitip de fermantasyonun bir sonraki aşamasına geçildiğinde kavanozun üstünde sirke anası oluşabilir. Sirke anasının hava girişini engellememesi için ara sıra kavanozu karıştıralım. 20-25 günün sonunda sirkemizi süzdüğümüzde kalan meyve posalarını atmayalım. Bu posaları asitli suyu ve toprağı seven açelya, ortanca gibi bitkilerle buluşturursak sirkemiz bizden başka canlıları da sevindirmiş olur.

Şimdi yakınlarınızda kayısı varsa bir iki tane elinize alıp onları ağır ağır yerken Çin’deki Kayısı Vadisi’nin fotoğraflarına bir daha bakalım. “Kayısı ağacını ağlatan adam” diye anılan Djivan Gasparyan’ın kayısı ağacından yapılmış duduğu ile çaldığı “Cennetten Kayısılar” (Apricots from Eden) isimli şarkısı eşlik ederse bir de bu görsellere… Ahh içimiz dışımız güneş olmaz da ne olur…

Güneşi içimize taşıyan herkesin ve her şeyin varlığına şükür ve teşekkürlerimle…

 

Leave a Reply