İşte Öyle Bir Günde Gel De Yaramazlık Eyleme

Posted September 11, 2017 by nilay

Otuz yıl önce yaratıcı dramayla tanışmak yaşama farklı açıdan bakmama olanak vermişti. 1988’de İngilizce öğretmenliği bölümünde eğitim almaya başladığımda drama ve oyunlarla dil öğretme tekniklerini kullanıyorduk. 90’lı yıllarda bu tekniklerin farklı disiplinlerle buluşup genişlemesi ve yaratıcı dramanın başlı başına bir yaklaşım ve disiplin olarak kabul edilmesi pek çok örgün ve yaygın eğitim programlarının içeriğini de değiştirdi. İçindeki oyun ruhunu yetişkinliğe feda etmeyen bir eğitimci, bu yöntemlerden ve gelişmelerden habersiz olsa bile öğretim sürecine oyunu ve dramayı içgüdüsel olarak illaki dahil ediyordur zaten. Kişinin içinde oyun varsa bu mutlaka dışına da yansıyor.

Ben oyun oynamayı pek severim. Çocukken de bütün çocuklar gibi her şeyle oyun oynardım. Sözcükler uydurup bilinmedik dillerin şarkılarını söylediğim zamanları anımsıyorum. 2 yaşımda yaşıtlarıma oranla fazla sözcük bildiğim ve hangi sözcüğü seçmem gerektiğine karar veremediğim için kekeme olduğum 6 aylık bir dönem varmış. Kim bilir belki de o yüzden dille ilgili bir meslek seçmişimdir. Yabancı dil eğitimciliğiyle başlayan meslek hayatım daha sonra Türkçe ve edebiyat öğretimine evrildi. Bu ilgimin İngilizce dışında başka dillere de sıçramasını çok isterdim ama oyun oynamaktan buna vakit ayıramadım. Yaramazlık enerjimi doğru kanallara yönlendiremedim de diyebilirim.

Yaramaz sözcüğünün “işe yaramayan, yararlı ve uygun olmayan, kendisine yasaklanan şeyleri yapmakta direnen, söz dinlemeyen, uslu olmayan” olarak tanımlanması beni hep huzursuz etmiştir. Sözcüğü böyle tanımlasak bile bu anlamlara sıkışmadan düşünmek gerek. Ben yaramazlığı bedende, zihinde ve ruhta doğru akamayan bir enerji olarak görüyorum. Bilim ve sanatın öncülerine baktığımızda hep yaramaz zihinler görürüz. “Eğer öyle olsaydı” sorusundan yola çıkarak hayatımızı değiştiren nice buluşlar yapmışlardır. Hepsi de var olan koşulları esnetmeye cesaret eden yaramazlardır. Pek çoğu yetişkinler tarafından yaramazlıkları doğru okunamadığı için okuldan uzaklaşan ya da uzaklaştırılan çocuklardır. Yetişkin olduklarında da bu tavırlardan kurtulmaları zordur. İddia ettikleri aykırı düşüncelerin çoğunluk tarafından “uygunsuz, yararsız, geçersiz, yanlış” olarak değerlendirildiğini, yasaklandığını, hatta düşünceleri yüzünden bu kişilerin yargılandıklarını görürüz. Galileo gibi pek çok bilim ve sanat insanın söyledikleri ancak onlar öldükten sonra anlaşılmıştır. Yaramazlık enerjisini yaratıcı kanallarla buluşturmak; yaramazlığın ardına gizlenen eylemlerin, bugüne kadar doğru ifade araçları bulamayan sözcüklerin, cümlelerin ve resimlerin anlaşılır olmasına yardım edecek düşünce yaramazlıklarını erken yaşlardan itibaren öğretmek o yüzden çok önemlidir. Enerjinin doğru akması bedeni, ruhu ve zihni besler. Sağlıklı beslenen bir zihin de her koşulda her şeyi mümkün kılmanın bir yolunu mutlaka bulur.

Yaratıcı Yaramazlık: Yaramaz Yazarlar İçin kitabımın kalbimdeki ve zihnimdeki yeri işte bu yüzden diğer kitaplarımdan başka bir yerde. 20 yıldır sınıf içinde ve sınıf dışında her yaş grubuna uyguladığım bireysel ve deneysel çalışmalarımdan, 10 yıldır da Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı ile birlikte yürüttüğümüz yaratıcı okuma ve yazma çalışmalarından çok beslendim. Böyle bir kitap yazma fikriyle sanırım beş yıldır dolaşıyorum. Bu kitap pek çok esintinin birleşiminden oluşuyor. “Yaratıcı Düşünmenin Dayanılmaz Hafifliği Ya da Ağırlığı” üzerine yazdığım yazıda yaratıcı düşünme ve beyin ilişkisini; “Bir Yaratıcı Yazma Kitabının Yolculuğu” yazımda da bu kitabımda yer alan uygulamaların kuramsal temellerini okuyabilirsiniz.

Akademik ruhumu burada susturup bugünkü yazımın asıl konusu olan Yaratıcı Yaramazlık kitabının tanıtım buluşmasına geçeyim. 19 Ağustos’ta eğitimci arkadaşlar ve çocuklarla buluşma sebebimin yeni kitabımın sevincini paylaşmak mı yoksa oyun oynamak mı olduğunu sorarsanız galiba size net bir yanıt veremem. “Aç karna oyun oynanmaz; zaten açken zihnimiz de iyi çalışmaz” diyerek kitap tanıtımı başlamadan önce konuklarla birlikte harika bir masaya oturduk.

Yazarlarına her zaman zarif davranan yayınevim Altın Kitaplar’la Tırtılkids’in araştırmacı ruhlu yöneticisi Nalan Hanım baş başa verip bugüne özel glutensiz bir menü hazırlamışlar. Tabi bunun için şef Mine Çetinkaya’ya teşekkür etmek gerekiyor. Onca yararlı şeyi birleştirip hem lezzetli hem de iştah açıcı pastalar ve börekler yapmak hiç kolay değil. Yararlı olan şeylerin genellikle lezzetsiz olduğunu düşünürüz. Şefimiz bunun tersini ispatladı bize. Glutenle başı dertte olanlar bilir, dışarda yiyeceksek fazla seçeneğimiz yoktur bizim. Tırtılkids’in özel günlerde glutensiz menüler hazırladığı aklınızda olsun. Ben en çok Ataşehir şubesini seviyorum. Çay kahve kokusu sinmiş kitap gibisi yok. Nalan Hanım sadece kitap seçimi değil kitabevi tasarımı konusunda da harikalar yaratıyor. İstanbul’daki kafe-kitapçıları anlatan başka bir yazı yazmalı.

Glutensiz menüye dönecek olursak… Glutensiz beslendiğimi bilen yayınevim sadece beni değil, masadaki herkesi çok ama çok mutlu etti. Sağlam kafa sağlam vücutta olur diyerek öncelikle masadaki bütün yiyecekleri tek tek denedik. Bu pasta unsuz nasıl yapılabilir diye hayretler içinde kala kala düşündük. Yeme sürecimizi de yaratıcı düşünmeyle besleyebiliriz diyerek gözlerimizi kapattık, yediğimiz pastanın malzemelerini burnumuz ve dilimiz yardımıyla anlama çalışmaları yaptık. Isınma turlarımız bitince de Guilford’un zihin yapısı modeli ve Torrance’ın Yaratıcı Düşünme Testleri üzerine konuştuk. Daha doğrusu ben konuştum, konuklar dinlediler. Tabii konuşurken benim aklım ve gözüm harika yiyeceklerde, anlatmayı kesip ben de biraz yiyeyim diye düşünürken kim bilir neler anlattım konuklara… Sonra canım editörüm Hülya Şat konuştu. Ahh bu yazma sürecinde yaptığımız yazışmalarımıza ve buluşmalarımıza bir şahit olabilseydiniz çok eğlenirdiniz. Etkinlik ve ders kitaplarında yönergeler çok açık olması gerekirken bu kitapta nasıl tersinden ilerlediğimizi, ben “yani bana yönerge net olmamış diyorsunuz, ohh ohh harika o zaman” dedikçe bir editörün o yazarla ilgili neler düşünmüş olabileceğini siz tahmin edin artık. Konuklarımızla bu anılarımızı paylaştık.

Daha sonra tüm bu kuramsal bilgileri acaba yaratıcı yazma pratiğinde nasıl kullanabiliriz diyerek kitaptaki bazı yazma oyunlarını denemeye başladık. Torrance’ın yaratıcı eylemleri ölçen devinim testine de güzelleme yapmazsak olmazdı elbette. Yazma çalışmalarımızı “kaleminizi kaç değişik biçimde tutarak yazı yazabilirsiniz” sorusuyla daha da şenlendirdik.

Bütün bu yaramazlıklarda Gamze Güneş’in de payı var. Belki hatırlarsınız kitabın ismini bulmak için sosyal medyada bir yarışma düzenlemiştik. 400’den fazla yorum ve isim önerisi içinden yayınevi ekibinin ortak kararıyla Gamze’nin önerdiği “Yaratıcı Yaramazlık” ismini seçtik. O gün konuklar arasında Gamze Hanım da vardı. Onun da bir yaratıcı drama lideri olması hiç şaşırtmadı tabii bizi. Yaratıcı zihinlerin yolu illaki bir yerlerde kesişiyor.

Çocuklar etkinliğe gelmeye başlamadan biz biraz daha yaramazlık yapalım dedik. Yaratıcı enerjimizi elimize, kolumuza, aklımıza her yerimize yönlendirdik. Ortaya harika ürünler çıktı Paul Torrance bunları görse kesinlikle orijinallik ölçeğinden tam puan alırdık. Kedili konuk defteri benim en beğendiğim ürünlerden biri oldu. “Parmağınızla kaç farklı balon şekli yapabilirsiniz?” diyerek o gün tanıtıma gelenleri de kayıt altına almış oldum. Hem de herkesin parmak izini aldım, daha ne olsun. 

Paul Torrance bu ürünleri değil de asıl Rukiye’nin kitaptaki görsellerini görseydi bence ona test dışı “özel” bir yaratıcılık ödülü verirdi. Benim “ruki cookie” diye çağırdığım canım çizerim Rukiye Ulusan’la daha önce Zeno ve Mondo dizisini yaparken birlikte çalışmıştık. Pek çok sosyal projede birlikte olduk ama bir kitapta ilk buluşmamız Zeno fikriyle birlikte sahillerde taş toplamaya başladığımız günlere rastlıyor. Taş boyamayla yaptığımız tasarıma dizinin ikinci kitabında ahşap, midye, yaprak, meyve ve kağıt tasarımları da eklendi. (Torrance bizi “esneklik” açısından değerlendirseydi kesinlikle kendimizi aştığımızı söylerdi.) Rukiye’yle her çalışmamız ikimize de yaratıcı düşünme becerilerimizi geliştirme süreci olmuştur hep. Yazar ve çizerin uyumu çok önemlidir. Bu da bir başka yazının konusu olsun. Uzun süredir Zeno’nun üçüncü kitabı için esneklik çalışmaları yapıyoruz. En esnek forma ulaştığımızda o da okurlarıyla buluşacak.

Ne diyordum? Yaratıcı Yaramazlık kitabında da birbirimizi çok besledik. Rukiye Kıbrıs’ta yaşıyor. Ama teknoloji sayesinde 24 saat iletişim içinde çalıştık. Evet evet yanlış okumadınız 24 saat iletişim. Çünkü bazı geceler heyecandan uyuyamadık, ekran başında birlikte sabahladık. Kimi zaman onun çizimleri benim zihnimde, kimi zaman da benim uygulamalarım onun zihninde uçsuz bucaksız kapılar açtı. Paul Torrance bu kitaptan önce bize bir öntest uygulayıp bir de aynı testi kitap bittikten sonra sontest olarak verseydi kesinlikle akademik olarak “anlamlı” bir gelişme olduğu sonucuna erişirdi. Zihinlerimizi gerçekten çok esnettik. Ancak her şeyi bitip de sıra kitabımızın adını bulmaya geldiğinde ikimizde de bütün kapılar kapandı. Oyunbozanlık yapıp “Biz çok oynadık yeter, oyuna dışardan katılacak arkadaşlar bulalım” dedik. Gamze Güneş ve nice parlak fikirli insanla da bu sayede tanışmış olduk.

O gün çocuklarla neler yaptığımızı anlatmayacağım. Fotoğraflara bakınca çok eğlendiğimizi ve yazma oyunlarının bir yaşı olmadığını siz de fark edeceksiniz. Çünkü yaratıcı düşünme becerilerinden beslenen yazma çalışmaları her yaşta zihnin başka bir kıvrımını besliyor. Ve hatta okuma yazma bilmeyen çocuklarla da yapabileceğimiz yaratıcı yazma çalışmaları var. Aynı sorunun her yaşta açtığı kapı farklı oluyor. İşte o yüzden bazı kitapları durup durup yeniden okuduğumuzda, aynı filmi yaşamımızın her devresinde tekrar izlediğimizde zihnimizde her defasında başka bir kapı açar. Her zaman söylediğim gibi, çocuk kitaplarının yaşı yok; okumayı ve yazmayı sevmeyen çocuk da yok. Yeter ki çocuk onun düşüncelerine önem veren bir kitapla buluşabilme şansına ulaşabilsin…

Yaratıcı Yaramazlık kitabıyla buluşan ilk çocuk zihni Demir’inki oldu. Demir Binaroğlu’nun annesi Melek’le 30 yıldır arkadaşız. İlk şiirlerimizi, ilk aşk mektuplarımızı birlikte yazıp okuduk. Elbette oğlu Demir de ilk okurlarımdan biri olacaktı. İşte kitabın ilk yaramaz zihni, ilk okuru, ilk imzası ve ilk fotoğrafı. Bu arada Demir’in bir Zihni Sinir olduğunu söylemeyi unutmayayım.

Bunlar da kitabı yazma sürecinde yazı yaramazlıklarımı adım adım takip ederek bana 24 saat motivasyon veren güzelliklerden üçü. Tanıtım gününde fiziken orada olamayan ama yüreği bizimle atan daha pek çok güzel insan var yaşamımda. Her zihinle farklı bir ağ kurduğumuzda “bir başka dünya mümkün”ü görebilme ve bunu birlikte mümkün kılma umudumuz da güçleniyor. İnsanoğlu, zihni esnedikçe güzelleşen ve çevresini kendisiyle birlikte güzelleştiren bir tür.

Son teşekkürüm bugünü organize eden yayınevim Altın Kitaplar’a ve elbette yayınevinin harika ekibine olacak. Beni bıkmadan usanmadan her gün okullara taşıyan, söyleşilerimi, drama etkinliklerimi her defasında heyecanla izleyen, okulda bıraktığım harici belleklerimi arkamdan toplayan, bana glutensiz yemek bulabilmek için dolaşıp duran, fuar programımı ve imza günlerimi ayarlayan, güzel fotoğraflarımı çeken, çocukları ve okulları benim kadar seven ve benim ajandamı benden daha iyi bilen Fatih’e, Banu’ya, Bahar’a ve aramıza yeni katılan İdil’e ne desem olmayacak. Yaratıcı Yaramazlık kitabını yazabilmem için bana nasıl ev hapsi uyguladıklarını ve günde kaç kez beni arayarak konum kontrolü yaptıklarını elbette size anlatmayacağım. Onlar olmazsa bu kitap olur muydu? Hımm, yaratıcılığımı doğru yönlendiremediğim bolca yaramazlığım olurdu da, sanırım bu kitap olmazdı.

Yeni eğitim öğretim dönemi başladı. Yepyeni umut ve heyecanlarla… Biz yayımevimle birlikte çalışma takvimimizi oluşturduk bile. Oyunbazlarla yollarımız bir gün mutlaka bir yerlerde kesişecektir. O güne kadar kitabın Facebook’taki “Yaratıcı Yaramazlık” sayfasını takip ederek yaptığımız yazı yaramazlıklarına katılabilirsiniz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Leave a Reply