İyi Kitap’ta Söyleşi

Posted September 19, 2017 by nilay

Dünya “Mindfulnes” Günü ve bilinçli farkındalık haftasında kurbağa Zeno ve Mondo karakterlerine dair düşünmek… Dinginliği, anı yakalamayı, anda kalıp şimdiyi yaşamayı, korkulardan kaçmamayı, dikkat-odak çalışmalarını ve Zen felsefesini çocuklara nasıl anlatırız? “İyi Kitap” dergisinde yayınlanmış söyleşim…

Bakmadan görmek!

Nilay Yılmaz yeni kitabı Zeno ve Mondo’da boyanmış taşların, doğadan ödünç alınmış dalların,
yaprakların, meyvelerin büyüsüyle dinginlik, bakmadan görmek, ân’da olmak ve nefes almak üzerine
farklı bir öykü anlatıyor.

Zeno ve Mondo, yazar Nilay Yılmaz’ın, iki kurbağanın birbirlerinden ne kadar farklı olduklarını keşfetmeleri üzerine, felsefi sorularla ilerleyen, hayli eğlenceli yepyeni hikâyesi. Kitabı görselleştiren Rukiye Ulusan’ın boyanmış çakıl taşlarıyla, ağaç dallarıyla, gerçek nesnelerle ve meyvelerle kurduğu sahneler kitabı özgün kılıyor. Fotoğraf ve çizimler renkli grafiklerle birleşerek, emek sarf edilmiş, zengin sayfalarla buluşturuyor okuru. Yazar Nilay Yılmaz ile Zeno ve Mondo’yu, kurbağa prensleri, dalgaları ve bakmadan görmenin olasılıklarını konuştuk.

Öncelikle kitabın kapağı çok güzel, bildiğim kadarıyla siz de taş boyama yapıyorsunuz, hikâyeye geleceğiz ama öncelikle tasarım nasıl doğdu?

Taşların titreşimini seviyorum. Her taşta evrenin izlerini taşıyan hikâyeler gizli. Bu hikâyelerin çağrısını duyup da dinleyenler bilir, taşlar size bir kez dokundu mu artık ifah olmazsınız. Ben de hangi beş taş, dokuz taş ya da seksek oyununda buluştuysam artık taşlarla, o gün bugündür onlarla konuşuyorum. Rukiye Ulusan’a taşlarla ilgili tasarım yapma fikrimi söylediğimde, onun da benim gibi taş delisi olduğunu bilmiyordum. Hani taş taşı çeker ya, işte buluşmamız da öyle oldu. Ben bu düşüme üç yıldır taş ekleyip duruyordum. Sonra Rukiye ile taş taşa verdik, Kıbrıs ve Datça sahillerinde taş toplamaca, renkleri deneyip yanılmaca, güneş ışıklarını taşlarda yansıtmaca derken, bir de baktık ki Zeno ve Mondo taşlara yansımış. Biz bu süreçte çok eğlendik, sabahlara kadar yazıştık, düşlere ve taşlara yatıp sonunda düşlerimizi kâğıtla da buluşturduk.

Bir atölye kitabı olabilir Zeno ve Mondo, taş boyamaya bir teşvik var. Siz de bildiğim kadarıyla çocuklarla farklı başlıklarda atölyeler yürütüyorsunuz. Çocuklarla atölye yapmanın yazarı besleyen bir şey olduğunu düşünüyorum. Laboratuvar bir nevi. Siz ne dersiniz bu konuda?

2000 yılından beri disiplinler ve metinler arası okuma yöntemleri üzerine akademik ve deneysel çalışmalar yapıyorum. Çocuklarla ve yetişkinlerle yaptığım atölye çalışmaları ve hizmetiçi eğitimler de bu sürecin bir parçası. Yaratıcı okuma dediğimiz yaklaşım bağlamında STK’larda, müzelerde ve okullarda yaptığım okuma etkinliklerinde yaratıcı düşünme becerilerini geliştirme uygulamaları tasarlamak, benim için kaynağı hiç bitmeyecek deneysel çalışmalar içinde sadece çocukları değil, kendimi de keşfetmek anlamına geliyor. Edebiyat kendisinden başka bir şeye gerek duymuyor aslında. Yine de aynı metni bin bir biçimde okuyabilme ihtimali satır aralarına başka renkler de ekliyor. O yüzden farklı coğrafyalarda farklı sosyo-ekonomik yapılar, kültürler ve yaşlardan gelen çocuklarla her buluşma benim için yeni bir heyecan demek.

Uyaran bombardımanı altında olduğumuz bir çağda yaşamanın sıkıntılarını hep birlikte çekiyor, hayatı yavaşlatamadığımızdan yakınıyoruz. Nefes almaya bile vakit yok! Oysa Zeno bütün bunların karşısında duran bir antik kahraman gibi nefes almaya odaklanıyor. En azından kitabın ilk kısmında, çocukların okumaya alışkın olduğu aksiyon dolu öykülerden birini sunmuyor okura. Hayatı yavaşlatmaya ve belki böylece yaşadığımızın biraz daha farkında olmaya bir çağrı olarak okunabilir mi bu öykü?

Zeno bir şey yapmadan oturuyor gibi görünse de aslında akıyor. Akmak aslında her şeyi yapabilmeyi kapsıyor. Kendini akışa bırakmış, evrenin sularında, onunla aynı ritimde ve aynı tınıda yüzen bir kurbağa olmak kolay değil. Zeno’nun geçmişte yaşanmış ya da gelecekte yaşanması olası duygulardan beslenen olaylarla bir ilgisi yok. Durumun ve ânın öyküsünü anlatıyor çünkü. Bu anlamda hayatını yavaşlatma derdinde değil aslında. O hayatın her ânını yaşamaya ve aldığı her nefesin hakkını vermeye gönül vermiş bir kurbağa. Görmek için bakmaya, duymak için dinlemeye, sakinleşmek için sessiz bir yere ihtiyacı yok. Çevresindeki gürültüye ve patırtıya rağmen içi dingin ve huzurlu. Zeno, zen bahçesindeki taşlar kadar ağır ve bir o kadar da hafif o yüzden. Tıpkı yaşamın diyalektiği, çelişkisi ve zıtlıkları gibi. Bu hareketliliği duyumsamanın yolunu nefes alıp verme ritmine odaklanmakta bulmuş. Çocuklar da aslında Zeno gibi nefes almayı biliyorlar; ancak bazı yetişkinler buna izin vermiyor. Pek çok şey gibi öykünün kaleme düşme sebebi de bu noktalarda gizli.

Mondo bir kurbağa prens aslında, dalgalara hükmedeceğini zannediyor ama bu pek mümkün olamıyor. Zeno ve Mondo için birbirinin zıttı karakterler diyebilir miyiz? Öykü Zeno’nun dinginliğiyle başlayıp devam ederken Mondo’nun devreye girmesiyle aniden yön değiştiriyor. İkinci kısım daha aksiyona ve çelişkilere dayanarak akıyor. Aslında bir bütün olarak bakıldığında sanki birbirinden farklı ruh halleriyle yazılmış bambaşka iki öykü var metinde. Öyküyü kaleme alırken böyle bir ayrışma yaşadınız mı?

Evet haklısınız, öykü içinde öykü var. Her şeyin kendi içinde başka bir şeyi daha barındırması gibi, bunlar aslında farklı duyguların farklı öyküleri. Yin-yang olarak baktığımızda tek bir öykü olarak da yorumlanabilir. Her şeyin iki kutbu olması, karşıtını içinde barındırması, biri olmadan diğerinin açıklanamaması gibi birbiri içinde devinen öyküler bunlar. Değişimi ve dönüşümü mümkün kılan da zaten bu çelişkiler değil midir? Eylem ve eylemsizlik çelişkisinin birlikteliği bağlamında Zeno ve Mondo belki de iki ayrı kurbağa bile değildir, kim bilir…
Öyküden öyküye geçiş hali Zeno ve Mondo’nun ikinci kitabında da var. Kitap şu anda taşlara yansıma sürecinde. Bu kez Mondo’nun korku, endişe, stres ve kaygı duygularından sakinliğe ve dinginliğe doğru keşif yolculuğunu anlatıyor. Mondo artık doğru nefes almayı öğrenmek istiyor, alçalıp yükselen dalgalar içinde yüzmeye çalışan çocukları korku ve kaygı dalgalarıyla sörf yapmaya çağırıyor. Nefes alma ve düş kurma çalışmalarında ona eşlik edecek arkadaşlar arıyor.

Zeno ve Mondo eğlenceli bir kitap olmanın yanı sıra çevrede olup bitenleri önemseyen, gözleyip aktarma derdinde olan bir hikâye aslında. Çocuk kitapları yazarlarının, gerçekçi olma ya da renkli, estetik, eğlenceli yayınlarla çocukları salt kollama tutumları arasında nasıl bir yerde durması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Yazarların elindeki tek şey bence gerçeklik. Okura bunu nasıl verdiğinin bir önemi yok. Asıl önemli olan, büyümek için gerçekliğe ihtiyacımız olduğunu bilmek ve bu gerçekliğin bir “bütün” olduğunu gözden kaçırmamak. Bu bütün bence insanın hem erdemini hem de kötülüğünü kapsıyor ve bunu anlatmanın en güzel yolu da kurmacadan geçiyor. Hakikati anlatan kurmaca bence yin-yang gibi, karşıtlıkların birliğinden besleniyor. İç benliğimizi, karanlık noktalarımızı ve gölgelerimizi görmeden, onlarla yüzleşip kabullenmeden değişmek ve dönüşmek mümkün değil. Çünkü gerçek gerçektir. Kitaplardan yansıma biçimi gerçeğin gerçekliğini değiştirmiyor, gerçeklik çamurla sıvanamıyor. Görmek, duymak ve bilmek isteyen biri, her koşulda gerçekle buluşmanın bir yolunu buldu, buluyor, bulacak…

Kitapta meraklı bir somon balığına selam var. Bunun, önceki romanınız Meraklı’ya bir gönderme olduğunu düşündüm. Öyle mi gerçekten?

Somon balıkları Şaman efsanelerinden bize el sallayan kadim hayvanlardan biridir. Çok eskilere dayanıyor benim Meraklı ve arkadaşları ile dostluğum. Dönüşümün sembolü olan kurbağalardan söz açılmışken, hem tatlı suda hem de tuzlu suda yaşayabilen somon balıklarına da selam yollamak istedi Zeno. Arizona Rüyası filmindeki balık gibi bilgedir somonlar da. Bu filmdeki bilge balık gibi somonlar da düşünmez çünkü onlar zaten bilir. Neyi nasıl yapacağımızı düşünerek harcadığımız anlar, o şeyi yapma ânından daha zordur. Ama Zeno’nun nehir kıyısında gördüğü somon öyle bir balık değil. O da düşüncelerinin ürettiği duygulara kapılmayanlardan, duygularının onu eylemden alıkoymasına izin vermeyenlerden.
Dönüşüm nasıl bir şeyden ötekine bir geçişse, metinlerarası yolculuk da bir çeşit dönüşüm bence. Çünkü metinler de zaman içinde dönüşüyor, akışta birbirine karışıyor. Aynı suda akmak biraz da dayanışmak demekse, bu dönüşüme ev sahipliğini kimi zaman kurbağalar, kimi zaman da somonlar yapıyor. Aynı suyun yolcusu olup da selam vermeden geçmek olur mu?

Son olarak, meselesi olmayan çocuk kitabı olabilir mi?

Varoluş, meselelerin meselesi aslında. Bu bağlamda evrende meselesi olmayan hiçbir varlık yok diyebiliriz. Ne var ki meselesi olduğunu bilmeyenler, meselesini bilmek istemeyenler ve meselesine gerçekliğin inşası olarak bakamayanlar da var. Olmalılar, onlar olmazsa olmazdı… Ve herkesin ve her şeyin kendi zamanı var. Meselenin bile…

Simla SUNAY

Leave a Reply