Kalem Ve Kağıtla Kendine Yolculuk

Posted July 18, 2017 by nilay

Sözcüklerin gücü hayatın anlamını çözebilir mi? İnsan, okuduğu bir kitap, izlediği bir film, yediği bir yemekle kendini başka bir alemden seyre dalabilir mi? Dr. Nilay Yılmaz kağıt ve kalemle kendi serüvenini yazan bir edebiyatçı, kelimelerin gücünden aldığı ilhamla insanları özgürleştiriyor. Herkesin yazarak dönüşebileceğine inanan Nilay Yılmaz’ın kelimelerle dansı, farkındalık kapılarını açıyor.

Yazıp yazıp sildiğimiz anları yakalamak dertlere çare olabilir. Bir sözcük, bir cümle tüm dünyayı yeniden yaratabilir. Dr. Nilay Yılmaz’ın kağıt ve kalemle harekete geçireceği hikayen hayatında yeni hikayeler yaratabilir.

Çocuk edebiyatını sevenler onu kitaplarından tanıyor. Hasta çocuklar hastane koridorlarına kurduğu kütüphanelerden ve hastanede yaptığı etkinliklerden, akademisyenler, uğruna 8 yıl mücadele ettiği efsane olan doktora tezinden, sanatseverler yazdığı sayısız kitap eleştirisinden, tiyatro oyunlarından ve öykülerinden, kişisel gelişimciler farklı disiplinleri bir araya getirdiği “yazarak iyileşelim, özgürleşelim” atölyelerinden tanıyor.

Çocuklar maceracı somon balığının cesaretine, kurbağa Zeno’nun gözleri kapalıyken her şeyi görebilmesine hayran kalıyor. Nilay Yılmaz’ın derdi ise oyun oynamak… Sırf oyun oynamak için çocuk yogası, çocuklarla ve yetişkinlerle nefes terapileri, bilinçli farkındalık (mindfullness), yaratıcı drama, yaratıcı yazarlık, mutfak ve kişisel gelişim atölyeleri ve daha birçok farklı yaklaşımla hem kendisinin hem de yolu onunla kesişenlerin yaşam yolculuğunu sanatla biçimlendiriyor. Sanki yavru bir kedinin ağacın gölgesine tırmanma derdi var içinde… Sözcüklerle öyle güzel oynuyor ki bu oyuna katılan herkes şifalanıyor.

Nilay Yılmaz’ın yazı serüveni nasıl başladı?

Yazmak kağıt ve kalemle başlayan bir eylem değil. O yüzden “kendimi bildim bileli yazıyorum” derken anımsadığım o anlar, bir köşeye çekilip öyküler uydurduğum ya da dinlediğim masalları beğenmeyip kendi kendime yeniden anlattığım yaşlara denk geliyor. Babaannem iyi bir masal anlatıcısıydı. Torunlarını etrafına toplayıp masallar anlatmazsa olmazdı. Babam elektrik kesintileri olduğu 80’li yıllarda her akşam kardeşimle bana Karagöz-Hacivat oynatırdı. Birileri sizin için öyküler okurken ya da anlatırken yazma eylemi arka planda kalıyor. Sanırım benim yazın serüvenim sözlü edebiyatla başladı. Aile büyükleri dinlediğim müziklere 2 yaşındayken şarkı sözleri uydurduğumu söylüyor; derdimi ve duygularımı hikayelerle anlatmaya çalıştığımı da. “Midem midem midem” diyerek evin içinde ritmik sesler çıkarıp dolaşan ve sürekli konuşup bir şeyler anlatan bir çocuk düşünsenize. Yaşıma göre fazla sözcük bildiğim ve hangi sözcüğü seçmem gerektiğine karar veremediğim için kekeme olduğum 6 aylık bir dönem olduğunu söylerler.

 

Ailede yazar var mı?

Hayır hiç yazar yok. Ama derdini hikayeler üzerinden anlatan meslekleri seçenler epeyce çok. Eğitimciler ve avukatlarla dolu bir aile diyebilirim. Kurgu ya da gerçek fark etmiyor, sanırım bizim aile sürekli birilerine bir şey anlatıyor.

 

Anlatıcılar sizi nasıl bu kadar etkiledi?

İnsanın kendini anlama ve anlatma hali zamansız ve mekansız bir dürtü bence. Hepimizin anlatma aracı farklı olabilir ama beslendiği kaynak aynı. Herkes aslında anlaşılmak istiyor. Müzik, resim, dans, heykel, fotoğraf vb. araçları kullanarak meselemizi hikayeleştirmek ve anlatmak ruhumuza iyi geliyor. Kimimiz bunu başkalarıyla paylaşmak istiyor, kimimiz kendine saklıyor. İçimizdekileri suya da, havaya da, başka bir insana da anlatsak fark etmiyor, her şekilde anlatmak insana iyi geliyor. Anlatırken kendimizi görüyoruz. Başkasının anlatısını dinlerken de aslında yine kendimizle buluşuyoruz. Tüm anlatı formlarında bütün yollar bize çıkıyor. Kendimi arama ve bulma yolculuğumda anlatıların ve anlatıcıların yeri büyük.

Günlük tutuyor musunuz?

Ergenlik döneminde ve sonrasında tuttuğum günlükler vardı. Her şey gibi onlar da zaman içinde form değiştirdi. Bugün yazdıklarım, “reflektif” denilen iç görü yazıları. Günü anlatan yazılar değil; bunlara farkındalık günceleri diyebilirim.

 

Reflektif yazı dediğimiz nedir?

Kısaca izdüşümsel yazı diyebiliriz. Yani yaşadığınız bir duyguya ve duruma dışarıdan bakabilme aracı. İnsan, yaşadıklarına dış gözle baktığında, bedenine ve duygusuna yabancılaşıp, olan şey her ne ise ona izleyici olabildiğinde bambaşka şeyler görebiliyor. Bir duygunun dalgasında inip çıkarken gerçekten ne hissettiğimizi anlayabilmek zordur. Dalgalar bizi kendi sahilimizden uzaklaştırırken kendimize sarılmak da zordur. Hayatta kalabilmek için can havliyle her şeye sarılabiliriz. İzdüşümsel yazılar işte bu dalgalarda sürüklenirken neler düşündüğümüzü ve hissettiğimizi yazdığımız kısa notlar. Dalgalar eninde sonunda bizi bir sahile atacaktır. Oraya ulaştığımızda yolculuk sırasında aldığımız notlarımıza bakarsak kendimizi daha iyi anlayabiliriz. Dalgalarla boğuşmadığımız anlarda dış gözümüz daha nötrdür. Niye bunu yaşadım, o anda niye böyle düşündüm ve hissettim diyerek durumu dış gözle değerlendirirsek olanın ötesindeki her şeyi farklı görebiliriz. Reflektif yazı buna yardım ediyor.

 

İnsanın kendine dışarıdan bakması çok zor değil mi? O yüzden derdimizi birilerine anlatıyoruz belki de…

Aslında derdimizi genellikle onaylanmak için anlatıyoruz. Anlatma amacımız çoğu kez olanları fark etmek ya da onlara çözüm bulmak için değil, kendimize destek aramak için ne yazık ki. Bu da ne bizde ne de dünyada bir dönüşüm yaratıyor. Değişen tek şey stres seviyemiz oluyor. Üstelik sürekli anlatarak hikayemizi de büyütmüş oluyoruz. Derdimizi kendi gözümüzden anlattığımızda dinleyicilerimiz çoğunlukla bizden tarafta oluyor. Haklı olduğumuzu duyunca da aynı düşünce ve duyguyla yaşamaya devam ediyoruz. Haklı olma isteğimiz doyumsuz. Yüzlerce kişi bile bizi haklı bulsa içimiz hala mutsuz olabilir. Ahh, haklı olmak bir sorunu çözebilseydi… Günlük yazmaya bu açıdan bakarsak daha masumdur. En azından kendi kendimize sayıklar dururuz. Yazdıkça rahatladığımızı fark ederiz. Yazının tılsımlı bir gücü var. İçimizdeki pek çok kapalı kapıyı açabilir. Mektup yazıp da göndermemek gibi… Söylemek istediklerimizi yazdığımızda bazen öylesine dönüşürüz ki mektubu göndermek anlamsız gelir. Kendi kendimize yazdığımız bir mektuba dönüşür. Belki de yazarken kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Bu mektubu aslında kime yazıyorum? Yazdıklarımı gönderdiğimde ne olacak? Bu duygu bir şeyi değiştirecek mi? Geride ve bende ne kalacak?

Sizde kalan kısmı asıl önemli kısım değil mi?

Evet, fırtına sonrasında kalanlar gibi. Dalgalarda sürüklenirken yazmış olduğumuz şeyleri daha sonra sahilde sakin sakin otururken okuduğumuzda, her düşüncemize ve o düşüncenin yarattığı duygumuza dış gözle bakabildiğimizde iç sahillerimize başka rüzgarlar da çarpacaktır. Hatta en güzeli, yazdıklarımızı suya bırakabilmek. Fiziksel ya da sembolik fark etmez, sudan geleni suya bırakmak gibisi yoktur. Akış iyidir. Hikayelerimizi akışa bırakabilmeyi kendimize öğretirsek yaşamla birlikte akabiliriz. Aksi halde, çoktan geçip giden fırtınayı içimizde her an yine yeniden estirir, o duyguya tutunur kalırız. Yani bence asıl mesele, fırtınadan sonra geride kalanlara nasıl baktığımızda gizli. Zihnimiz iyi bir hikaye anlatıcısı olduğu için bize fırtınayla ilgili yazabileceğimiz sonsuz hikaye seçeneği sunuyor. Ve biz onca hikaye olasılığı içinde gidip bize en acı verene tutunmayı seçiyoruz. Zihnimizi bu işten azat etmek en iyisi.

 

-Yazı ve şifa çalışmalarında bunu nasıl uyguluyorsunuz? Geri dönüp yazdıklarımızı okuyor muyuz?

Bu seçim aslında yaptığınız çalışmanın içeriğine bağlı olarak değişebilir. Bazen yazdıklarımızı o anda bırakıp ondan özgürleşmek iyi gelir. Geri dönüp okumaya gerek kalmaz çünkü yazdıklarımız o anki düşüncemizle ilgilidir, akıp gitmiştir. Hele bir de bilinç akışı tekniğini kullanıyorsak yazarken hiç durmamak, ne yazacağım diye düşünmemek gerekir. İçimizden ne geliyorsa onu yazmak en iyisidir. Yazdıklarımızın akılcıl olması gerekmez. Bu çalışma genelde bölük pörçük yazılardan, serbest çağrışımlardan, çoğu kez de kendine acıyan, kızan ifadelerden oluşur. Bu uygulamayı sık sık yapmak algı sınırlarımızı genişletir. Çünkü sansürcülüğün ulaşamadığı bir hızla akar sözcüklerimiz. Böylece iç sesimizle ve özümüzle buluşuruz. Zihnimizi geriye çekmeyi öğreniriz. Bu çalışmayı sabah uyanır uyanmaz ya da içimizin uykuya geçmek üzere olduğu anlarda yaparsak teta ve delta beyin dalgalarının da etkisiyle içimize daha çok odaklanır, zihnimizi daha kolay devre dışı bırakabiliriz. Eğer bir soruya yanıt arama ya da bir duygumuzla ve organımızla konuşma çalışması yapıyorsak o zaman dönüp yazdıklarımızı okumak bize bir iç görü sağlayacaktır.

 

Sizde bu süreç nasıl başladı?

Edebiyat ve sanatın dönüştürücü gücüne inanıyorum. Kişisel gelişim çalışmalarımda o yüzden sanat mutlaka vardır. Çünkü insanın olduğu her yerde sanat da var. Savaş, dövüş, yemek vb. her eylemi sanata dönüştüren toplumlarda bu çok daha belirgin. Yazının şifalı olduğu bilgisi Aristo’ya kadar dayanıyor. Katarsis kavramının tanımı ve o dönemde sanatın tıbbi bir görevi olduğunun söylenmesi de tarih boyunca pek çok kişinin sanatın gücüne inandığını gösteriyor. Hatta eski Yunan döneminde kütüphane kapılarının üzerinde “insan ruhunun iyileştirildiği yer” yazıyor. O dönemde kütüphaneler okuma, dinlenme ve düşünme yerleri olarak kullanılmış. Benim ilgim de sanırım 17 yıl önce biblioterapi konusunu araştırmaya başladığım dönemlere denk düşüyor. 1930’larda kitapları tedavi amaçlı kullananlar psikologlardan önce kütüphanecilerdir. Biblioterapi henüz çok yaygın olmasa bile artık bizde de bir terapi yöntemi olarak kullanılıyor. Okumak ve yazmak aslında herkese iyi geliyor. Hele destek almak istediğiniz bir konu hakkında yazılmış bir romanla buluşmak ve onu okuduktan sonra tartışmak çok şeyi dönüştürüyor. Yazmak bana da iyi geliyor. Ne yazdığım önemli değil. Kağıt ve kalemin kokusunu seviyorum. Yazdığınız türe göre bence bunların kokusu da değişiyor. Belki de o yüzden farklı türlerde yazıyorum. Sahnelenmiş tiyatro oyunlarım var, çocuklar ve yetişkinler için öyküler, akademik makaleler, gazete yazıları, şarkı sözü, haiku, günce ve gezi yazıları diye uzuyor listem. Yazdıklarımı dış gözle okurken aslında bir yandan kendimi de okumak bana çok eğlenceli geliyor. Sözcüklerle oynamayı ve sözcüklerin yansımalarını takip etmeyi seviyorum. Edebiyat jürilerinde yer aldığım zaman en sevdiğim şey yansıma oyunudur. Yarışmalarda isimler kapalı olur. Yazan kişinin varlığı yazdığı sözcüklere o kadar siner ki, yazdıklarına bakıp onun kaç yaşında olduğu, mesleği, cinsiyeti hakkında tahminde bulunmak, korkuları, tutkuları ve hayata bakışını anlamak hiç de zor olmaz. Bu oyun üniversite yıllarındaki dilbilim derslerimin bir eseri galiba. Sosyodilbilim, psikodilbilim ve nörodilbilime bayılırdım. Kullandığımız sözcüklerin tesadüfi olmadığını öğrendiğimden beri sanata da başka bakıyorum. Sanatı bir dışavurum aracı olarak kullanmayı seviyorum. Sanat bizi bizle buluşturuyor, bizi insanlaştırıyor. Sanatın inceliği iyileşmemizi de hızlandırıyor. O yüzden ne yaparsam yapayım içinde sanat olsun istiyorum.

 

Bütün kişisel gelişim çalışmalarında bir yazı kısmı vardır. Sizde nerede farklılaşıyor?

“Yazmak iyileştirir” isimli atölyelerim var. Bu çalışmaları bir süre Borusan’da yapmak, sergideki görsellerden yararlanarak içimizi yansıtmak başka bir tat vermişti. Müzelerde çalışma yapmayı seviyorum. Bunun dışında sanal gruplarım var. Her güne bir düşünce, bir yazı çalışmaları yapıyoruz. Tek oturumluk atölyeler insanı besler ama asıl uzun soluklu çalışmalar bizi dönüştürüyor. Yazıyı bir iç disiplin kazanma aracı olarak kullanmak ancak uzun soluklu çalışmalarla mümkün. Her atölye için farklı içerikler hazırlamak beni de besliyor. Edebi karakterler üzerinden ilerlemeyi seviyorum. Bir kitap seçip birlikte okuyoruz, onun üzerinden yaratıcı okuma ve yazma çalışmaları yaparak satır aralarına ve içimize doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Aşk, sevgi, kıskançlık, yalnızlık, mutluluk, ölüm vb. konuları karakterler üzerinden konuşmak, iç görü yazıları yazmak, yaratıcı drama teknikleriyle karakterin yerine geçmek, onu canlandırırken kendi yansımamızı değerlendirmek… Bu çalışmalarımda meditasyon ve nefes bölümü de mutlaka oluyor. İçerik biraz da zamana bağlı. Çalışmalarımın hepsi sonunda yazıya bağlanıyor. Diğer uygulamaları yazıyı besleyen ön süreçler olarak kullanıyorum. Aynı çalışmaları çocuklarla da yapıyorum. Kurbağa Zeno ve Mondo serisi üzerinden bilinçli farkındalığı, anda kalmayı, doğayı dinlemeyi, bakmadan görebilmeyi, yavaş hareket etmeyi, her anın tadını çıkarmayı, korkularımızla dost olmayı konuşuyoruz çocuklarla. Konuyla ilgili oyunlar oynuyoruz. Yoga yapıyoruz. Nefesimizi kullanarak üflemeli yazılar yazıyoruz. Yazıyı sevdirmenin bin bir yolu var.

 

Yazıları kişiye göre mi seçiyorsunuz?

Grubu önceden tanıyorsam bu seçimleri birlikte de yapıyoruz. Önceliğimiz olan konuları belirliyoruz. Bizde sorun odaklı kitaplar pek yayımlanmıyor. Her kitapta elbette bir sorun, bir çatışma vardır ama sorun odaklı kitaplar daha noktasaldır. Biblioterapi alanında çalışanlar her soruna özel kitapların yer aldığı kitap listeleri kullanırlar. Örneğin, İngiltere Psikologlar Birliği bu tür listeleri düzenli olarak yayınlıyor. Edebiyat yaşamın bir yansıması olduğu için aslında seçtiğiniz her metinde herkesten bir parça oluyor. Bu seçimi bilinçli ya da bilinçsiz yapmanız fark etmiyor. “İnsanın başkalarına söyledikleri duymak istedikleridir. Yazdıkları, okumak istedikleridir. Sevmesi, sevilmeyi istediği biçimdedir.” der Tezer Özlü. Bazen böyle bir alıntıdan yola çıkarak da ilerliyorum.

 

Siz uygulamanızda metni hareket noktası olarak kullanıyorsunuz değil mi?

Evet, seçtiğim cümle ya da metin çıkış noktam oluyor. Örneğin, diyelim ki Hakan Günday’ın “Az” isimli kitabından bir bölüm kullanacağım. “Seni az tanıyorum… Sen de fark ettin mi? Az dediğin küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış on binlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okumak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi…” Bunu okuyup A ve Z üzerinden kendi anlamlarımızı yazabiliriz. Örneğin bir duyguyu seçip bizim için anlamını A’dan Z’ye anlatabiliriz. Harfler büyülüdür. Hem içimizde hem dışımızda titreşirler. Aynı harfin her kavramda içimizde farklı bir sözcük aracılığıyla farklı biçimde titreştiğini fark ederiz. Harfin çağrışımla aklınıza getirdiği ilk sözcüğü yazarsanız duygunun içinizdeki anlamını daha iyi yansıtır. Size hemen mutlulukla ilgili bir harf anlatımı yazayım. Benim mutluluk ifademin harflere yansıması hımm….

 

Aniden, apansız

Beklentisiz,

Canıma can katarak gelendir.

Derinden,

Fısıltıyla,

Gündelik işlerden ve

Hezeyanlardan

Israrla ve

İnatla ve

Jet hızıyla

Kalbimde yer bulandır.

Laflarla ilgisi olmayan bir

Mutluluk

Nasılsa her daim

Orada, bende olandır.

 

Bir duyguyu ya da sizi endişelendiren bir olayı sözcüklerle anlatın dediğimde belki de bu şekilde ifade etmezsiniz. Harfler iyi bir uyarandır. Zihni farklı çalıştırır. Burada amacımız şiir yazmak ya da anlamlı cümleler kurmak değil. Bir konu ya da duyguyla eşleşen sözcükleri kişisel sözlüğümüzden çekip çıkarmak. Öğretmenlerle buluştuğumuz zaman onlara da bu çalışmayı öneriyorum. Yazmayı sevmeyen çocuklarla harfli çalışmalar yaptığınızda ellerinden kalemi bırakamıyorlar. Hele haiku yazmak. Uzak doğunun bilge sanatlarından biri. Üç satırda toplam 17 hece kullanarak bir olayı özetleseydiniz nasıl ifade ederdiniz? Duygularımızın en damıtılmış halidir haikular; hayatın kişisel özeti 17 sayısında gizlidir diyebiliriz.

 

Yazılanlara dışarıdan baktığımızda öncelikli olarak ne görürüz?

Daha önce hiç kullanmadığımız bir sözcüğü görebiliriz. Bu sözcükle bu konuyu nasıl ilişkilendirdim diye düşünebilir, bağlantıların peşine düşebiliriz. Bu sözcükler bazen sahip olduğumuz anlamlardır, bazen de ideallerimizi, beklentilerimizi gösterirler. Buna bir de sağ-sol el değişimini eklersek çok ilginç sonuçlarla buluşabiliyoruz.

 

Baskın olmayan elle yazmak mı? Aklınıza ilk geleni yazıyorsunuz…

Evet. Ben genellikle bu tür çalışmaları baskın olmayan elimizi kullanarak yapmayı daha çok seviyorum. Sözel dil becerilerini sol beynimiz, duygusal ve sezgisel ifadelerimizi sağ beynimiz yönetiyor. Baskın olmayan elle yazmak sağ beyinle ilgili bir fonksiyon olduğu için duygularımızı daha net ve güçlü ifade edebiliyoruz. Yani yazarken kullanmadığımız elle yazdığımızda mantığımız devrede olmuyor. Zihni geriye çekmek için etkili bir yöntem. Örneğin, bir duygumuzu kişileştirip onunla konuşabiliriz. Diyaloglarınızı yazarken, soruları baskın elinizle yazıp yanıtlarını baskın olmayan elinizi kullanarak verirseniz ilginç farkındalıklarla buluşabilirsiniz. Biliyorsunuz el yazısından kişilik ve duygu analizi de yapılıyor. Grafolojiyi en çok kriminologlar kullanıyor. Yazı şeklimiz özümüzün bir yansıması diyor uzmanlar. O yüzden sabah uyanır uyanmaz, henüz zihin devrede değilken yazdığımızda özümüzü daha net görebiliriz.

 

Kişillik analizi yaptıktan sonra, şifa nerede başlıyor?

Benim önerdiklerim tedavi amaçlı terapiler değil. Bunu işin uzmanları yapmalı. Şifa kısmı biraz daha kişisel keşiflerle ilgili. Bu tür çalışmaları evde kendi kendimize de yapıyoruz zaten. Örgü örme, yemek ve temizlik yapma gibi gündelik işleri kendimize dert etmeden keyif alarak yaptığımızda onlar da bir terapidir. Duygularımızın enerjisi var. Gerçek duygularımızı bastırabiliriz ama bunların yarattığı enerjiyi bedenimizden çıkaramayız. Derinlerde beslenir, çevremize ve kendimize anlattığımız hikayelerle güçlenirler. Fiziksel ağrı, stres, moral bozukluğu, takıntılı davranışlar ve duygusal problemlerin sebebi olurlar. Hastalıklarımız içimize attıklarımızda gizli. Aslında kendini iyileştirme gücüne sahip olan bedenimiz zihnimizin yarattığı ve takıldığı duygu-düşünceler yüzünden işini yapamıyor. Şifa için bilinçli farkındalık çok önemli. Fark etmek ve bu farkındalıkla farklı bir eylemde bulunmak gerek. Eyleme dönüşmeyen bir farkındalık iyileştiremez. Şifa dengeli enerji akışıyla geliyor. Duygu dalgasına kapıldığımızda bu dalgadan çıkmanın tek yolu kendimize dışardan bakabilmekle mümkün. Kendimizi bir film izler gibi izlemek. Kendi kendimizin rehberi olduğumuzda şifalanıyoruz. Diyelim ki sürekli geç kalıyoruz ve bu durum bizi rahatsız ediyor. Listeleme çalışması yaparak önce bu durumla ilgili kendimizi nasıl gördüğümüzü yazalım. Kızgınlığımız ve pişmanlığımızı maddeleyerek dile getirdikten sonra durumdan ve metinden özgürleşip yazdıklarımıza dış gözle bakalım. Bunları bir arkadaşımız bize söyleseydi ona neler önerirdik? İçimizdeki rehberin o metinle konuşmasına izin verelim. Sorun varsa çözümü de vardır. Ama sorunun içindeyken o çözümü görmek zordur. O yüzden yazdığımız bir mektubu, mesajı, epostayı göndermeden önce bir süre tutmak en iyi şifadır. Bizi o düşünceden ve duygudan uzaklaştıran işler yaptığımızda hem içimiz demlenir, hem de metnimiz. Eğer o süre içinde hikayemizi kendimize ve çevremize anlatıp büyütmediysek metni dış gözle okuduğumuzda bir başka ifadenin ve hikayenin de mümkün olduğunu görebiliriz.

 

Bir de mutfakta yiyeceklerle yaptığınız farklı bir atölye çalışmanız var. O nasıl bir süreç? Onda da şifa var mı?

Olmaz mı? Yemek başlı başına bir şifa aracıdır. Yemeği mindfullness dediğimiz bilinçli farkındalıkla yapmıyor ve yemiyorsak yediklerimiz bize hastalık olarak dönüyor. Lokmaları çiğnemeden yutmak, işten gelince aceleyle yemek yapmak, yemek yerken başka işle uğraşmak gibi belirtiler bilinçli farkındalığın yokluğuna işaret. Mindfullness pek çok alanda kullanılıyor. “Mindful eating”-yavaş ve bilinçli yemek de bunlardan biri. Benim en zorlandığım alan bu diyebilirim. Kendimi kontrol etmezsem hızlı yemek şampiyonu olabilirim. Belki de o yüzden Yazı Mutfağı atölyesine ihtiyaç duydum. Her atölye sadece katılımcıları değil beni de şifalandırıyor. Yazmak da yemek gibidir. Doğru malzemeleri doğru ölçüde kullanıyorsak ortaya edebi bir eser çıkıyor. Yazıcı ve yazar farkı da burada gizli zaten. Herkes yazıcı olabilir ama herkes yazar değildir. Herkes yemek yapabilir ama her yaptığına lezzet katmak ayrı bir yetenektir. Yazı Mutfağı atölyelerinde yemekleri araç olarak kullanıyorum. Kendimizi bir meyve ya da sebze üzerinden anlatmak, hangi sebzeler hangisiyle uyumludur diye düşünerek yeni yemek tarifleri yazmak, geçmişten bugüne taşıdığımız yemek anılarımızı paylaşmak, bizi biz yapan kokular, tatlar, sesler, renkler üzerinden konuşmak… Bunları mutfakta yapmak çok eğlenceli oluyor. Bir yandan da sağlıklı beslenme üzerine konuşuyoruz. Mutfakta yeni tatlar keşfediyoruz. Sindiremediğimiz duygularla sindiremediğimiz yemekler arasında bağlantılar kuruyoruz. İçinden yemek geçen kitaplar ve filmler de bu sürecin bir parçası. Yazı Mutfağı’na, kendimizi ve beslenme biçimimizi yeniden yapılandırdığımız bir atölye diyebiliriz. Yediğimiz yemekler de kullandığımız sözcükler kadar iyi bir ayna. İçimizi dışarı yansıtıyor.

 

Yazarlık atölyelerinizde ne fark ediyorsunuz?

Yazmak bir iki kitapla, kursla ya da atölyeyle öğrenilecek bir şey değildir. Atölyelerde öğretilen bilgiler ve yöntemler elbette çok değerli. Öğrendiklerimizi yaşamımıza almadığımız, deneysel biçimlerde uygulamadığımız ve kendi keşif yolculuğumuza çıkmadığımız sürece bilginin dönüştürücü bir gücü yok. Her işi aşkla ve eğlenerek yapmak önemli. Yaşamı bir mücadele alanı olarak görmediğimizde ve olanı her haliyle sevebildiğimizde yaşamla birlikte akabiliyoruz. Aksi halde direnç ve kavganın ortasında itiş kakışla geçiyor ömrümüz. Bütün duyguları deneyimlemeye geldik bu dünyaya. Her şey akıyor. Aynı nehirde iki kez yıkanamıyorken aynı duyguda yıllarca takılıp kalmak sistemimizin dengesini bozuyor. Her daim mutlu olamayız ama umutlu olabiliriz. Kendimizi umudun besleyici frekansıyla dünyaya köklediğimizde hayat bize güzellikler de sunuyor. Yaşam bir okumadır. Sesleri, renkleri, kokuları okuyoruz, doğayı ve doğanın en mucize canlılarından biri olan insanı okuyoruz. Hayatı doğru okuyunca her şey değişiyor ve dönüşüyor. Şifa bizde gizli. “Her Şey Sende Gizli” şiirinde belirtildiği gibi, güneşin bizi ısıttığı kadar sıcak, kendimizi yalnız hissettiğimiz kadar yalnız, güçlü hissettiğimiz kadar güçlü, güzel hissettiğimiz kadar güzeliz. Ve nefret ettiklerimiz kadar da kötüyüz. Ağladığımız kadar güleceğimizi de bilirsek iç dengemizi korumuş oluruz. Her şey aynı zamanda dengede de gizli…

 

Reyhan Tansu Şenay

Leave a Reply