Nilay Yılmaz ile Söyleşi

Posted August 28, 2017 by nilay

Zaman tünelinden bir röportaj: Kitapkurdu Anne’nin soruları bağlamında çocuklara, kitaplara ve projelere dair düşüncelerim…

2017 Yılının ilk söyleşisini sevgili Nilay Yılmaz ile gerçekleştirdik, aslına bakarsanız Nilay Hanım çok daha evvel yanıtladı sorularımı fakat bilgisayarımdaki bir problemden dolayı siteye giriş yapamadığım için ancak bugüne kaldı bu sebeple kendisinden özür diliyorum 🙂

Nilay Hanım ile ilk kez Zeno ve Mondo serisi ve Meraklı Balık kitaplarıyla tanıştım, ardından kendisini takip etmeye başladım, Kırılmayan Hayaller en son çıkan kitabı ve çok farklı bir projesi var, gelin birlikte kendi ağzından dinleyelim …

Keyifli okumalar..

* Nilay Hanım bize biraz çocukluğunuzdan, çocukluk hayallerinizden ve eğitim hayatınızdan bahsedebilir misiniz?

İnsanın kendini anlatması biraz zor. Belki de en kısa biçimde “her şeyi yapma, keşfetme ve öğrenme heyecanı taşıyan biri” olarak tanımlayabilirim kendimi. Bu heyecan ne zaman başladı hatırlamıyorum. Ama bu duyguya sarılıp sanki her şeyi yapabilirmişim hissiyle çocukluğumdan beri oradan oraya uçup konduğumu biliyorum. Bugüne kadar bana umut veren şeylere benden de bir damla olsun diye destek olmaya çalıştım. Su gibi her kaba sığabilmeyi, oradan oraya akmayı ve dolup dolup taşmayı seviyorum. Bu akış hali insanın yaptığı her işe yansıyor. Eğitim hayatım da öyle oldu, daldan dala. Uzmanlık branşım İngilizce öğretmenliği. Anadolu Üniversitesi ve Bilgi Üniversitesi’nde İngilizce okutmanı olarak 10 yıl görev yaptıktan sonra bölüm değiştirip doktora çalışmamı Türkçe öğretimi ve çocuk edebiyatı alanında yaptım. Sonraki 10 yılda da Türkçe, edebiyat, çocuk edebiyatı ve çocuk tiyatrosu branşlarında akademisyen olarak çalıştım. O arada Açıköğretim Halkla İlişkiler bölümünde okudum. Şimdi de sosyoloji bölümü üçüncü sınıf öğrencisiyim. Öğrencilik de öğretmenlik de galiba hiç bitmeyecek. 20. yılımda örgün eğitimdeki eğitmenlik ve akademisyenlik rolümü bırakıp ertelediğim hayallerimi gerçekleştirmek için kendimi yollara vursam da bence öğrenmenin ve öğretmenin ne yaşı var, ne de mekanı. Tek fark şimdi daha bağımsızım. Akademik görevler ve dersler sebebiyle katılamadığım kitap fuarları, festivaller, şenlikler, projeler, eğitimler, atölyeler vb. ne varsa beş yıldır da onlara zaman ayırıyorum. Aklımda bin bir deneysel çalışma vardı. Şimdi çocuklarla ve yetişkinlerle birlikte bunları deniyorum; haftanın her günü hayaller ekip umut biçiyoruz diyebilirim. Eğitim, edebiyat, tiyatro, drama, yaratıcı ve eleştirel düşünme çalışmaları, dışavurumcu sanat terapileri, yoga, haklar eğitimi, hastane ve hapishane çalışmaları önceliklerim arasında. Öncelik sıralamam sürekli değişse de yaptığım her işte değişmeyen tek şey var. O da oyun. Çocukluğumdan beri oyun oynamadığım bir gün bile yoktur herhalde. Oyun ve yaratıcı düşünme becerileri, bence sadece öğrenme ve öğretme sürecinde değil, hayatın her alanında ve her yaş için vazgeçilmez olmalı. O yüzden sınırlarımızı oyunla esnetme ve aşma fikriyle 24 saat oynuyorum diyebilirim. Kişisel ve toplumsal değişimi hedefleyenlerle ve toplumsal dönüşümün ancak düşünme becerileri kazandırmakla mümkün olacağına inananlarla buluşup yaşam ve oyunun etkileşimini anlatmaya çalışıyorum. Son zamanlarda işim gücüm, aklım fikrim bu oldu diyebilirim. Ne yapsam ucu oyun kavramının farklı boyutlarına dayanıyor. Çocukluğumda da oyunu her çocuk gibi sevdim. Belki de sokaklarda ve çayır çimende büyüdüğüm için doğadan ve oyunun doğal öğretmenliğinden o yüzden vazgeçemiyorum. Çocukken oyunlar uydururdum, şimdi de uyduruyorum. Çocukken birbirimize en komik, en korkunç, en beklenmedik hikayeler bulur anlatırdık, şimdi de hikayeler anlatıyorum. Çocukken çocuktum, şimdi de çocuğum. Oyun oynamazsam mutsuz oluyorum. Hatta mızmız da olabilirim.

* O kadar çok alanda çalışmalarınız var ki nereden başlayacağımı bilemiyorum. O yüzden en baştan sorayım, edebiyat aşkınız nereden geliyor? Ne zaman fark ettiniz ve üniversitede okuduğunuz İngilizce bölümü bilinçli bir tercih miydi?

Edebiyatın hayatıma edebiyat olarak girdiğini sanmıyorum. Çünkü bilinçli bir okur olup da kitaplarla buluşma dönemim 25 yaştan sonradır. Yani lisedeki edebiyat dersleri ve eğitim fakültesindeki İngiliz ve Amerikan edebiyatı konuları bende ders olmanın ötesinde belirgin bir edebi haz ve heyecan uyandırmadı. Edebiyat aşkı içime üniversitede Amerikan edebiyatı dersimize giren Amerikalı bir hocamıza aşık olup da ona kendimi gösterme ve onunla iletişim kurabilme aracı olarak edebiyata odaklandığım yıllarda düştü galiba. Çocuklarda bir konuya dair heyecan, istek ve motivasyon kıvılcımları oluşturma becerisinin eğitimcinin kişisel ve profesyonel yaklaşımıyla doğrudan ilgili olduğunu fark etmem de bu döneme rastlıyor. “Mutlaka anadilinde de bir şeyler yazmalısın” diyerek beni yazmaya ve okumaya dolaylı yollardan teşvik eden hocam Bill Hanrahan’a buradan tekrar teşekkür ediyorum. Onunla karşılaştığım yıllarda ve öncesinde bana “kitap okumalısın” diyen herkese küskündüm. Özellikle de edebiyat öğretmenlerime ve kitaplara olan uzaklığımı pekiştirip besleyen ortaokuldaki Türkçe öğretmenime. Yazdığım ve sınıfın önünde yüksek sesle okuduğum bir öyküye “bunu nereden (ç)aldın? Böyle bir şey yazabileceğine inanmıyorum” dediği için zaten az okuduğum kitaplara küsmekle kalmamış, yazmaya da sırt çevirmiştim. Beni ana dilimle ve Türk edebiyatıyla yıllar sonra barıştıran bir eğitimcinin Türk değil de yabancı olması eğitim sistemimiz açısından ironik ve de trajik bir konu bence. “Edebiyat bilinçli bir tercihimdi” diyebilmeyi çok isterdim. Ama pek çok kişi gibi benim de okuyacağım bölümü seçmem kişisel tercihlerim dışında işleyen sistemin sonucuydu. Beni fen bölümünde okumaya mecbur kılarak mutsuz yapan eğitim sisteminden yana şansım pek yoktu. Ancak aile konusunda şanslıydım. Çocukken fazla kitap okumadım ama çok masal dinledim. Yaşamımın doğal akışı içinde bir yerlerde edebiyat hep vardı. Babaannemin bizi etrafına toplayıp anlattığı masalların kokusunda, babamın 80’li yıllarda her akşam elektrik kesildiğinde çarşaftan perde yapıp kardeşimle bana oynattığı Karagöz-Hacivat gösterilerinin renginde, annemin oyunlarla okuma-yazma ve matematik öğreten sararmış pedagoji kitaplarının dilinde, kilimlerin üzerine serilip oynadığımız evcilik oyunlarının apartman koridorlarında yankılanan sesinde edebiyat hep vardı. Edebiyat sihirli bir toz gibidir. Varlığını gözünüzle göremeseniz bile etrafınızdadır, içinize derinden işler; bağışıklık sisteminizi güçlendirip sizi hayata hazırlar. Bence bu toz, “her eve lazım” tozlardan.

* Kitaplarınızdan Zeno ve Mondo serisi sanırım küçük çocuklar için yazılmış en güzel felsefe kitaplarından birisi, böyle bir kitap projesi nasıl doğdu ve gelişti merak ediyorum.

Burgazada’da yaşıyorum. Ahh bir bilseniz ada sahillerine vuran sesler insana neler anlatıyor neler. Hareketi seviyorum, akışı, akıştaki değişim ve dönüşümü. Kurbağa ve kelebek gibi dönüşümü simgeleyen hayvanları o yüzden bir başka seviyorum. Sait Faik’in Burgazada sokaklarında “Hişt Hişt” demesine vıraklayarak eşlik eden kurbağalarla tanıştım. Bu kurbağaların bazıları Zeno’ya, bazıları Mondo’ya benziyordu. Öykümdeki Zeno, aldığı her nefesin kıymetini bilen; durumların ve anların öyküsünü anlatmayı seven bir kurbağa. Bir şey yapmadan oturuyor gibi görünse de aslında akıyor. Onun görmek için bakmaya, duymak için dinlemeye, sakinleşmek için sessiz bir yere ihtiyacı yok. Çevresindeki gürültüye ve patırtıya rağmen içi hep dingin ve huzurlu. O her zaman, her yerde nefes alabilmeyi biliyor. Çocuklar da aslında Zeno gibi, onlar da nefes almayı biliyorlar; ancak bazı yetişkinlerin buna izin vermediğini düşünüyorum. Pek çok şey gibi öykünün kaleme düşme sebebi de bu noktalarda gizli. Zeno ve Mondo’nun öykülerinde, içlerindeki “Hişt Hişt” sesini duymak isteyenlere yapılmış bir çağrı var. Bu çağrının yaş sınırı yok. Zeno ve Mondo onları duymaya hazır olan herkesle buluşuyor. Resimli kitap olduğu için ilk bakışta küçük yaş grubuna hitap ediyor izlenimi veriyor; ancak dediğim gibi bu kurbağaların yaşı yok. Onları illaki bir yere bağlamak isterseniz zıplayıp kaçarlar. Görseli bol, metni uzun olan bu kitaplar, bence düşüncelerle oynamayı seven ve satır arası okuma becerilerini geliştirmek isteyen her yaş grubunun arkadaşı olabilir. Çocuk kitaplarıyla ilgili klişeleri sorgulatmak isteyen Zeno ve Mondo, Zen felsefesiyle beslenen iki oyunbaz kurbağa. Tek bir öykü anlatmıyorlar. Her cümlenin ayrı bir hikayesi var. Her insanın binlerce öykü barındırması gibi onların cümleleri de sonsuz olasılık kapılarına sahip. Hangi cümleyi açarsanız açın sizi bir yere götürüyor. Şimdiki ana ve akışa gönül vermiş olan bu iki kurbağa durumdan duruma zıplıyor. Akmak aslında her şeyi yapabilmeyi kapsar. Her yerde olabilmeyi, her şeyi içinde barındırabilmeyi. O yüzden bu kurbağalar her yerde. Çocukların da bu zıpzıp kurbağalardan bir farkı yok. Bu öykülerin şifresini çözebileceklerini biliyorum. Bir yıldır okullarda bu kitabı okuyan 5-10 yaş grubu çocuklarla buluşuyorum. Aynı öyküden her çocuğun farklı şeyler yakaladığını görüyorum. Bu dediğim elbette her kitap için söylenebilir. Ne var ki soyut algıya hitap eden bölümler serbest kurbağa atlayışına daha açık oluyor ve bazı öyküler okura daha çok zıplama alanı açıyor. Çocuklar zıplamayı her koşulda ve her yaşta seviyor. Yetişkinlerin kasları zamanla sertleşiyor; eee bu durumda zıplamamız da haliyle daha zorlaşıyor. Birkaç ay önce bir babadan gelen eposta, yetişkinlerin değişik ve farklı olan bir şeye eğlenceli tepkiler veremediğini, alışık oldukları düşünce sistemini sarsan bir durumda yapıcı olmak yerine nasıl yıkıcı yaklaştıklarını bana bir kez daha gösterdi. O kadar kızgındı ki bana, beni kafamın karışık olmasıyla, depresif, anlaşılmaz ve birbirinden kopuk cümleler yazarak çocukların aklını karıştırmakla, öyküsü olmayan bir öykü yazmakla suçladı; çocuk kitabı yazmayı hemen bırakmamı önerdi; kızının ve sınıf arkadaşlarının kitap okumaktan sayemde nefret ettiklerini, öğretmenleri zorladığı için ağlaya zırlaya kitabı okuduklarını ve hiç bir şey anlamadıklarını söyledi. Ona “bilinçli farkındalık” ve “durum öyküsü” kavramlarından bahsettim. Kızıyla birlikte yapabileceği etkinlik önerileri yolladım. “Bakmadan görebilme” halinin nasıl olduğunu çocuklara sorduğumda bana verdikleri o boylarından büyük yanıtları onunla da paylaştım. Doğru sorulan bir sorunun, yaşı kaç olursa olsun çocuğun içinde kapılar açabileceğinden söz ettim ona. Zıplaması engellenen ya da ne kadar zıpladı acaba diyerek düşünme biçimi sayılarla değerlendirilen o minik kurbağanın hali beni üzdü. Yetişkinler ne yazık ki endişelerini çocuklara da geçiriyor. Her kim olursak olalım aslında hiç bir şeyimiz yok. Sahip olduğumuz tek şey “ne verdiğimizde” gizli. Ve bunu nasıl verdiğimizde… Çocuklara, ihtiyaçları olmayan ne çok şey veriyoruz… Biz yetişkinler aslında vermekten çok almayı seviyoruz. Hele bir şey vermeden almaya bayılıyoruz. Çocuklardan aldığımız ya da onlardan bize gelen şeyin aslında bizim onlara verdiklerimizin bir yansımasını olduğunu bazen unutuyoruz. Birinin vaktini almak, umudunu almak, düşlerini almak, geleceğini almak, canını almak diye uzuyor listemiz. Almak kolay, biz yetişkinler kolaya bayılıyoruz. Bir şey almadan vermeyi, bir şeyi yok etmeden ve onu yok saymadan onunla birlikte var olmayı kendimize öğretmek en zor yaşam derslerimizden biri bence. Çoğumuz bu dersi geçemiyoruz. Bir umudu yaşatmak emek istiyor; kendimizi feda etmeden gönülden verebilmeyi gerektiriyor. Çocuklar her şeyi hissediyor. Onlara sürekli neyin doğru neyin yanlış olduğunu söylemenin çocukların dünyasında gerçekçi bir karşılığı yok. Ancak bu düşünceleri onlara gösterebilir, karşılaştıkları modelleri çoğaltabiliriz. Edebiyat bunun için var. Bu sayede bizim yaşamımızda karşılığı olmayan modelleri bile öyküler aracılığıyla çocuklarla buluşturabiliriz.


“Meraklı” isimli kitabım bir somon balığının maceralarını anlatır. Somonların nehirde başlayıp okyanusta devam eden ve yumurtlamak için tekrar nehre dönen yolculuklarının temelinde yaşam ve ölüm kavramları vardır; değişim ve dönüşüm vardır. Kısacası, fiziksel, zihinsel ve ruhsal büyümenin öyküsüdür “Meraklı”. Okul buluşmalarında kitabın neden mutlu sonla bitmediğini ve Meraklı’nın neden öldüğünü soruyor çocuklar. Böyle bir soruyla karşılaştığımda, öncelikle “ölüm mutsuz son mudur?” sorusunu birlikte tartışıyoruz; ardından yaşam ve ölüm kavramlarına, doğanın dengesine, besin zincirine, her canlının bu dünyadaki görevi sona erdiğinde yaşama veda ettiğine değiniyoruz. Kurgu da olsa çocukların okudukları kitaplarda gerçeklerle buluşması çok önemlidir. Yazarın, vurgulamak istediği gerçekliği hangi kurguda ya da türde verdiği önemli değildir; burada asıl mesele sunduğu gerçekliğin kimin gerçekliği olduğudur. Ve çocuk evde maruz kaldığı gerçekliğin dışından başka gerçeklikler olduğunu da bilmelidir; gerçekliğin herkese göre değişebileceğini fark etmelidir. O yüzden çocuk kitaplarında “çocuk gerçekliği” dediğimiz kavram da, kitabın puntosu, görselleri, sayfa sayısı, metin-görsel eşleşmesi, yaş, algı vb. konulara indirgenmemelidir. Çünkü her çocuk ayrı bir dünyadır. Ve her dünyanın kendi gerçeği vardır. Her şeyi bilemeyiz; bildiklerimizden yola çıkarak çocuklardan daha iyi düşündüğümüzü iddia edemeyiz ve bildiklerimizi çocuklara tek gerçeklikmiş gibi öğretemeyiz. Çocukları hakiki gerçekliğe taşıyabilmenin yolu onları kendimize benzetmekten değil, onlara düşünmeyi öğretmekten geçiyor. Herkesin bunu yapma yöntemi farklıdır. Ben bunu öyküler ve sanat aracılığıyla yapmayı tercih ettim. O yüzden hem bir okur hem de bir yazar olarak tercihim, konuşan değil, düşündüren öykülerden yana…

* Çocuklar için tiyatro oyunları da yazıyorsunuz bildiğim kadarıyla, halen devam mı?

Şu an üzerinde çalıştığım bir metin yok. Çocuklarla ve yetişkinlerle yaptığım yaratıcı drama çalışmalarında doğaçlama oyunlar yazıyoruz. Yaratıcı yazma atölyelerimde de oyunlara önem veriyorum ama tiyatro oyunu yazmak şu anda öncelik listemde değil. Aytül Akal ve Mavisel Yener’le birlikte çocuklar için yazdığımız ve Devlet Tiyatroları tarafından sahnelenen iki oyunumuz var. Bunlardan biri sözsüz bir oyundu. Dansın, müziğin, beden dilinin, hareket ve imge tiyatrosunun ön planda olduğu “Mor Gece Mavi Gün”. Bu oyunu aynı zamanda işitme engelli çocukları da düşünerek kaleme aldık. Onları da tiyatroyla buluşturmak istedik… Sanırım insan oyunu sevince her şeyle oynamak istiyor. O yüzden okuma ve yazma kavramlarıyla da oynuyorum. Benim için farklı şeyler keşfetmenin yolu bu deneysel çalışmalardan geçiyor. Beden okuma, görsel okuma, ses okuma, tat okuma, koku okuma ve düşünce okumayla buluşan bir metnin tadı damağımızda kalıyor. O lezzet ömür boyu bize eşik ediyor. Hepimizin damak zevki farklı olsa da bence geride değişik ve özgün bir tat bırakabilmek önemli. Laf aramızda, yemeği de oyun kadar seviyorum. İnsanın yolu iyi bir öyküyle kesişince, ruhu doyuyor. Bu doygunluk, iyi bir yemek sonrasında yüzümüze yayılan tebessüm gibi. Başkalarına dokundukça büyüyen bir tebessüm… O nedenle önceliğim nicelikten çok nitelikte. Farklı bir oyun tadı keşfettiğim zaman bunu mutlaka paylaşacağım.

* Okuyorum Oynuyorum programınızdan bahseder misiniz? Nasıl doğdu ve gelişti ?

Ahh bu proje benim kıymetlimdir. Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı ile birlikte 10 yıldır aşkla sürdürdüğümüz işlerden biri. 36 ilde, 78 noktada, 2000 gönüllü eğitmenle devam eden yaratıcı okuma ve yazma projesiyle bugüne kadar 150 bin çocuğa dokunduk. Çocuklarda okuma ilgisi ve heyecanı oluşturmak amacıyla 10 yıl önce yola çıktığımız o gün bu proje benim kişisel düşümden başka bir şey değildi. Bireysel olarak yaptığım çalışmalarda bu yaklaşımın etkisini görüp acaba bunu nasıl yaygınlaştırabiliriz diye düşünürken yolum TEGV ile kesişti. Okumayı sevmeyen çocukların bile haftada 90 dakikalık bir çalışmayla 10 hafta sonunda nasıl kitap kurtlarına dönüştüğünü görmek her şeye değiyor. Okumaya yönelik tavır ve tutumu değiştirmek aslında bu kadar kolayken, kitap okumayı sevmeyen çocukların varlığı insanı üzüyor. Oysa yapılması gereken tek şey onlara anlamlı gelen, yaşamlarında karşılığı olan gerçekçi ve eğlenceli çalışmalar tasarlamak ve elbette bu uygulamaları uzun soluklu sürdürebilmek için iyi bir planlama yapmak. Gerisini zaten kitaplar hallediyor. 7-14 yaş grubunu kapsayan bu programda 66 şahane kitap var. Çocuklara her hafta bir kitap okunuyor ve onunla ilgili yaratıcı düşünme çalışmaları yapılıyor. Her kitapla ilgili yaratıcı okuma çalışması yapamazsınız. Metnin esnek olması gerekir. Çünkü klasik uygulamalarından farklı olan yaratıcı okuma çalışmalarında edebiyat dışında dans, müzik, resim, heykel, tiyatro, sinema, yaratıcı drama vb. diğer sanatlar da okuma sürecine dahil olur. Kitabın açık uçlu olması, yani her şeyi söylememesi önemli bir ölçektir. Çünkü nitelikli bir kitap okura alan açar, onu koşullandırmaz, bir düşünceyi dayatmaz. Esnekliğin olmadığı yerde zaten yaratıcı düşünceden söz edemeyiz. Okuyorum Oynuyorum programı bu yaklaşımdan besleniyor. Programın 36 ilde de aynı etkiyi yaratması bir başka güzellik. Nerede yaşarsa yaşasın aslında bütün çocukların dili aynı. Onca sosyo-ekonomik çeşitliliğe, dil, kültür ve coğrafya farkına rağmen eğer merkeze “çocuğu” alırsanız, her şartta ona ulaşabiliyorsunuz. Geçtiğimiz yıllarda hem akademik sonuçların bize gösterdiği hem de kişisel gözlemlerimizden edindiğimiz gelişmelere bakarak dedik ki “biz bu yaklaşımı yazma programına da uygulayalım.” Az biraz kitap okusak da yazmaya hiç ama hiç kafa yormayan bir toplumuz. Yaratıcı yazma programı da bu hiçlikten doğdu. Bireysel olarak uyguladığım deneysel yazı çalışmalarımdan yola çıkarak yine 10 haftalık bir program tasarladım. Tasarlama süreci ayrı bir heyecan oluyor; kağıt üzerindeki uygulamaların sahada çocuklara dokunması ise bambaşka bir heyecan. Bu çalışmayla, yazmaktan korkan, yazmayı sevmeyen ya da iyi yazamadığını düşünen çocuklara da ulaşabildiğimizi düşünüyorum. Programın akademik verilerine bu yıl içinde ulaşacağız ama, kişisel gözlemlerimiz çocuklara eğlenceli yöntemlerle yazmayı da sevdirebildiğimizi söylüyor. Bu proje sadece 7-14 yaş grubundaki çocukları değil, hepimizi çok değiştirdi. İçerikleri hazırlama döneminde beni, bu programı çocuklara uygulayacak gönüllüleri, bu gönüllülere çalışmaları anlatacak eğitmenleri ve sahada bu süreci yürütmeye destek olan tüm TEGV ekibini dönüştürdü diyebilirim. Üç yılda bir proje içeriğini yenileyerek sürekli değişiyoruz. Bu proje hepimizi çok çalıştırıyor. Gönüllü arkadaşlarımdan anne baba olanlar bu yöntemleri evlerinde kendi çocuklarına da uyguluyor; eğitimci olanlar öğretme yöntemlerine bunu da ekliyor; emekli öğretmen olan ya da eğitimci olmasa da yaşam boyu öğrenmeye ve öğretmeye kendini adayan gönüllü arkadaşlarım ise öğrendiklerini başkalarıyla paylaşmaya devam ediyor. Okuyorum Oynuyorum’u, 10 yıldır heyecanı hiç bitmeyen bir proje diye özetleyebilirim. Durduk yere heyecan üretiyor. İsveç hükümetinin her yıl verdiği ALMA Astrid Lindgren Ödülü’ne 2010 Türkiye adayı olarak gösterilmemiz de heyecanımıza heyecan katmıştı. Vakfın Ateşböceği tırı içinde uygulanan programlardan biri olarak birkaç yıldır TEGV’in ulaşamadığı noktalardaki çocuklara da dokunabilmesiyle Okuyorum Oynuyorum gittikçe yaygınlaşıyor. Önümüzdeki eğitim-öğretim döneminde bu projeyi artık okullardaki çocuklarla da buluşturabileceğiz. Bununla ilgili uygulama içeriklerini 2016 yılı bitmeden yazabilmeyi başardım (Bu arada sizin röportajınızı bir türlü tamamlayama sebebim de budur vallahi). Dedim ya bu proje durduk yere heyecan üretiyor, iş üretiyor.

* Facebook´ta Zeno ve Mondo ile Mindfulness sayfanızı büyük ilgiyle takip ediyorum, bunu bir atölye programını dönüştürmek gibi bir fikriniz var mı?

Sanki düşüncemi okudunuz. Hayal ettiğim atölyelerden biridir “Mindfulness”. Bilinçli farkındalık çalışmaları çok önemli çok. Her yaş için gerekli, ama en çok sınav stresi ve başarı kaygısıyla daralan, öfke ve diğer duygular içinde bunalan çocuklar için gerekli. Anda kalmayı zihne öğretebilmeyi; dikkat ve odak çalışmalarını meditasyon, yoga, nefes ve oyunla birleştirmeyi düşlüyorum. Geçen sene yarı yıl tatilinde Kidsnook’ta çocuklarla bir kış detoksu yapmıştık. Programın içinde bunların hepsi vardı. Ancak gerçek bir dönüşüm için bu tür çalışmaları uzun soluklu yapmak gerekiyor. Zeno-Mondo dizisini ve edebiyatı bu amaç için kullanmayı seviyorum. Kurbağa dikkati ve kurbağa nefesiyle bilinçli farkındalığı her yaş grubundaki çocuğa dolaylı olarak anlatmak mümkün. Okul buluşmalarında Zeno-Mondo kitabının söyleşini 40 dakikaya sığdırmaya çalışıyorum. Mindfulnes çalışmalarının arasına taş boyama ve bu taşlardan öykü yazma uygulamasını da sıkıştırıyorum. Zeno beni de eğitiyor; bu tempoda bütün bunları koşturmadan yapmayı ve her anın tadını çıkarmayı sadece çocuklara değil, bana da öğretiyor. Tek bir disipline sıkışmayı sevmiyorum. O yüzden çocuklarla nefes ya da yoga atölyeleri yaptığımda çalışma sürecinde mutlaka sanat da oluyor. Bence öyküler, bilinçli farkındalığı öğretmenin en güzel araçlarından biri. Bu akım bizde henüz fazla bilinmiyor. Oysa Avrupa ve Amerika’daki pek çok okul “Mindfulnes Schools and Curriculum” oluşumu adıyla bilinçli farkındalık kavramını okul öncesinden 16 yaşa kadar okul müfredatlarına sokmayı başardı. Her şeyin hızla aktığı ve sürekli değiştiği bir çağda anda kalabilme ve yaptığı işe odaklanabilme becerisini çocuklara erken yaşta kazandırmak çok önemli. Bu tür çalışmaların bizde de artması için öncelikle yetişkinlerin bu konunun önemini fark etmesi gerekiyor. O nedenle hayallerim arasında anne ve çocuğun birlikte katılabileceği eğlenceli “mindfulnes” programları da var. Böylece yetişkinler evde de bu çalışmalara zaman ayırabilir, çocuklarıyla birlikte düzenli çalışarak bunu yaşamlarının ve algılarının doğal bir parçası yapabilirler. Çocuk ve yetişkinin birlikte çalışmasından yola çıkarak fiziksel olarak ulaşamadığım yetişkinlere bilinçli farkındalığı, yaratıcı okuma ve yazma uygulamalarıyla anlatmaya çalıştığım bir kılavuz hazırladım. Bu kılavuzda, Zeno ve Mondo kitaplarıyla ilgili yaratıcı düşünme ve bilinçli farkındalık çalışmaları yer alıyor. İnternet sayfamdan bu kılavuzu indirmek mümkün.

* Kırılmayan Hayaller kitabınız da sanırım bir projenin ürünü. Üç boyutlu çocuk hakları kitabı olarak pek çok yenilik barındırıyor. Bu kitabın hikayesi nedir?

Onun hikayesi de bir başka güzeldir. En güzel ve en heyecan verici proje hangisi derseniz herhalde seçemem. Her projenin ve kitabın kendine özgü kazanımları var. Kırılmayan Hayaller’i 15 çocukla birlikte yazdık. Üç ay boyunca oyunlar oynayıp bir başka dünya düşledik. Haksızlıkların, ihlallerin, istismarın ve şiddetin olmadığı bir dünyaydı bu. Bu dünyayı inşa etmenin ilk adımı elbette temel ihtiyaçlara ve isteklere dair bir farkındalıktan geçiyor. Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Çocuk Hakları Birimi 2012’den beri bu farkındalık eğitimlerini veriyor; ekip harika işler yapıyor. Bu tür çalışmalarda “bir kere yaptım, benim görevim bitti” diyemezsiniz; değişimi ancak uzun soluklu çalışmalar yaratabilir. O yüzden bu hayalimi onlarla birlikte gerçekleştirmeyi seçtim. Çocuklarla yaratıcı yazma çalışmaları yaparken vurguladıkları düşüncelerin hep aynı yerde birleştiğini gördük: Çocuklar ihtiyaçlarının ve isteklerinin yetişkinler tarafından görülmediği, bilinmediği ya da görmezlikten gelindiği konusunda hemfikirdi. Bu düşüncelerini cam imgesiyle buluşturdular. Camı işleme ve cama biçim verme yöntemlerini, camın kırılganlığını, şeffaflığını, görünmezliğini, değişimini, dönüşümünü ve yaşamımızdaki işlevini; büyüklerin çocuklara bakışıyla ve çocuk haklarıyla ilişkilendirince, ortaya kırılmayan hayalleri olan cam kız Camsu’nun öyküsü çıktı. Cam müzesi ve cam ocağına yaptığımız ziyaretler kurgu oluşturma sürecinde bize yol gösterdi; Camsu’nun ihtiyaçları ve istekleriyle ilgili doğaçlamalar yaptık. Daha sonra doğaçlamalardaki diyaloglarımızı yazdık, olayları resimledik, kestik, yapıştırdık ve kendi üç boyutlu kitaplarımızı tasarladık. Camsu’nun hak mücadelesi Eskişehir sınırları içinde kalmamalı diyerek yeni bir çalışmaya gönül verdik. Bunun sonunda da her okurun kendi tasarımını yapacağı Kırılmayan Hayaller kitabı ortaya çıktı. Buna “Oku, Düşün, Çiz, Boya, Kes, Yapıştır” kitabı da diyebiliriz. Kurgusal bir öykü olduğu için haklarla ilgili didaktik bir söylemi yok. Ama öyküde hak ihlalleri ve kırık kalpler çok. Bu öykü aynı zamanda sorunlarla baş etmeyi öğrenen Camsu’nun büyüme öyküsü. Onun macerası sadece Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni de kapsamıyor; öykünün hayvan hakları ve insan haklarına da değinen pek çok noktası var. Kitabın ismi sihirli olsa gerek, hayal içinden hayal doğuyor. Haklar konusunda çalışma yapacak ve yasaları düzenleyecek kişiler yetişkinler olduğu için bu kitabın onlarla da buluşması önemli. O yüzden Kırılmayan Hayaller’i yetişkinlerin nasıl kullanabileceğini anlatan bir kılavuz hazırladım. Yetişkin kılavuzunda hem kitapla ilgili yapılabilecek yaratıcı okuma, yazma ve sanat çalışmalarını içeren etkinlikler, hem de haklar eğitimiyle ilgili bağımsız uygulamalar yer alıyor. Bu etkinlik kılavuzu, kitabın internet sayfasından indirilebilir. Ayrıca çocuklar kendi tasarladıkları üç boyutlu kitapların görsellerini de bu web sayfasında paylaşabilirler. Heyecanlanınca lafı uzattım. Sorunuza dönersek, evet bu kitap hem hazırlık sürecinde kullanılan yöntemler, hem de ilk yerli üç boyutlu kitap olması açısından pek çok yeniliği barındırıyor. Haklar eğitimiyle ilgili son zamanlarda epeyce öykü kitabı yayımlandı. Kırılmayan Hayalleri, çocukların çocuklar için kurgulamış olması bence çok kıymetli. Haklarına sahip çıkma bilincine verdikleri emek çok değerli. Derin yaralarımızın olduğu istismarları ve hak ihlallerini ancak bu farkındalığın çoğalması iyileştirebilir. O yüzden bir kitabı okuduktan sonra onunla ilgili yapılacak düşünme pratiklerinin çocuklar için eğlenceli ve anlamlı olmasını çok önemsiyorum. Çocukları sırça köşklerde büyütemeyiz; onların yaşam yolculuğunu desteklerken hayallerini ve umutlarını karamsar örneklerle kıramayız. Bazı gerçekleri yok saymak ya da bunları sadece eleştirip bir şey yapmamak sonucu değiştirmiyor. Çünkü yaşam varsa umut da var. Umut varsa eylem de olmalı.

* Sizce iyi bir çocuk kitabının olmazsa olmaz diyeceğiniz özellikleri nelerdir ?

Ben edebiyatı çocuk, genç ya da yetişkin edebiyatı olarak ayırmıyorum. İyi kitap bence her yaş için geride iyi hisler bırakan kitaptır. Küçükken okuduğumuz öyle kitaplar vardır ki hala döner döner onları okuruz. Ben iyi bir kitabı bizi düşündüren, yüreğimizin derinliklerine dokunan, okuyup bitirince bize hissettirdiği duyguları unutamadığımız kitap olarak tanımlayabilirim. Böylesi kitapların bir meselesi vardır, bir duruşu vardır. Meselesi var derken okura vermek istediği bir mesajı vardır demek istemiyorum. Daha önce de dediğim gibi, öykü kendi gerçeği içinde bir meseleyi tartışır. Bize o konuyla ilgili bir bakış açısı sunar, zihnimizde bir kıvılcım yaratır. İyi bir kitap bence bizi insanlaştırır. Zaaflarımızla, güçlü yanlarımızla bize insan olmayı, insan kalmayı anımsatır. Çocuklar için de bu böyle. Yaşı ne olursa olsun çocuk öncelikle bir bireydir, insandır. Çocuk, onu küçümsemeden onunla konuşanları ve dinleyenleri sever. Yaşımız ne olursa olsun bize ders veren ve ahkam kesenlerden hoşlanmayız; bize korkuyla bir şey yaptıranları sevmeyiz. İletişimin temelindeki anlatı, anlamak ve anlaşılmak içindir. Yani iletişimin bir ritmi var, bir üslubu var. Dilin bu ritmini duyumsatan kitapları daha çok seviyorum ben. İyi bir kitap okuduğumda öncelikle okur olarak o kitaba hayran oluyorum. Daha sonra yazar kimliğim işin içine giriyor; yazara imreniyorum, hatta bazen de kıskanıyorum, benim nasıl aklıma gelmedi bu diyorum. Bunu yazarken kim bilir ne güzel anlar yaşamıştır diye onun yazma sürecini düşlüyorum. Bazen öyle eşsiz, öyle özgün bir duygu kalıyor ki geride, bu yazar ne yazsa okurum diyor insan. Aslında bir yazarın yazdığı her kitabı sevmek zorunda değiliz, yani bence iyi bir kitap elbette yazarına da bağlıdır, ancak bir o kadar da yazarından bağımsız bir kitaptır. Yani benim ölçütüm kitabın ruhumdaki yansımaları. Çocuklar bu yansımayı belki sözcüklerle ifade etmezler ama iyi bir kitapla buluşan bir çocuğun duygusu gülümsemesine yansır. O kitapla yalnız kalmak, köşesine çekilip ona yine yeniden dokunmak ister. Bana dokunan bir kitap bende çoğunlukla yazma hissine yansıyor. İyi bir yapıtla karşılaştıktan sonra, yani bu bir şarkı, film ve tiyatro oyunu da olabilir, bir şeyler yazmak istiyorsam, yapıt beni yakalamış demektir. Bazen iyi bir kitap sonrasında derin bir sessizliğe bürünürüm; bir süre konuşmak ve yazmak istemem. Düşünmem de. Öylece dururum ya da yürürüm. Çoğu kez ağladığım da oluyor. Kitap okurken ağlayan birini görmeye henüz alışık bir toplum değiliz. Önceleri trende, otobüste, vapurda ağlamaya utanıyordum. Bir iki damla göz yaşından sonra okumayı bırakıyordum ya da ağlamamak için kendimi tutuyordum. Aynı sayfaları evde yeniden okuduğunuzda aynı şeyi hissedemiyorsunuz. Her şey kendi gerçekliği ve kendi zamanı içinde anlamlı. O yüzden artık bu keyiften kendimi mahrum etmiyorum. Her yerde okuyup her yerde ağlayabilme özgürlüğü verdim kendime. Bu sınırı kaldırmam sadece benim için değil başkaları için de iyi oldu bence. Bazen ne okuduğumu soranlar oluyor. Gözyaşlarım onları da bir kitapla tanıştırıyor.

* En sevdiğiniz çocuk kitabı hangisi? Bir de beğendiğiniz yerli/yabancı çocuk kitabı yazar ve çizerleri kimlerdir?

Ben “Kumkurdu”na bayılıyorum. Daha Fazla Kumkurdu ve Daha da Fazla Kumkurdu dizisi daha da çoğalsın istiyorum. Asa Lind’i bu konuda epey sıkıştırdım. Sadece ben değil çocuklar da bayılıyor çünkü kumkurduna. Sık sık Türkiye’ye gelir Asa Lind ve Anadolu’yu dolaşır. Onun çocuklarla iletişimine bayılıyorum. Kumkurdu’nun iletişimine de. Peter Reynolds’ın “Nokta” isimli resimli kitabı da gözdelerimdendir. Her yaş için şahane bir öykü bence. Öğretmen eğitimlerimde bile kullanıyorum bu kitabı. Bir öğretmenin bir cümlesiyle bir çocuğun yaşamının nasıl değiştiğini anlattığı için pek severim; bence çocukları resim aracılığıyla özgürleştiren kitaplardan. Yani bu da her yaş grubunun okuyabileceği kitaplardan biri diyebiliriz. “Bu Ses de Ne?” taptaze bir kitap. Henüz 1-2 ay olmuştur yayımlandığı. Kitabın içinde sesler, renkler, kokular, hareketler, her şey var. Tüm duyularınızı kullanarak okuyabileceğiniz bir kitap. Bir de sessiz kitap listem var. Bu tür bizde henüz çok yeni. İçinde hiç yazı olmadığı için resimleri nasıl okuyacağını ya da bu kitabı evde veya okulda çocuklara nasıl okutacağını henüz keşfedememiş pek çok yetişkin var. Resimli kitap olunca “küçük yaş okur bunu” diye düşünülen, oysa özellikle büyük yaş grupları okuduğunda onların zihninde bambaşka merkezleri harekete geçirebilecek bir kitap türüdür sessiz kitaplar. “Büyük Orman Avcıları”, “Şemsiye”, “Nerede Bu Fil?” ve “Uzak” sevdiğim sessizler arasında yer alıyor. Adının sessiz olduğuna bakmayın, her telden konuşuyor bu kitaplar. Bir sayfası üzerinde bile saatlerce düşünmek, konuşmak ve öyküyü derinleştirmek mümkün. Sadece görsel okuma da değil üstelik, bütün dil ve sanat becerilerini kullanarak disiplinlerarası okumalar yapılabilir. “Uzak” kitabını Suriyeli çocuklarla çalışmıştım. Bir göç öyküsünü anlatır; yabancı olmayı, içimize ve dışımıza yabancılaşmayı. Sessiz kitaplarda aynı dili konuşmasanız bile resimler sizi ortak duygularda birleştirebiliyor. Shaun Tan harika bir iş çıkarmış bu kitabında. Bu öykü de her yaşın öyküsü diyebiliriz. Shaun Tan en sevdiğim çizerlerden biridir. Her çizgisinde onlarca öykü gizlidir, çok katmanlıdır. William Sutcliffe’nin “Duvar”ı da taze beğenilerim içinde. 13 yaşındaki bir çocuğun savaş ve teröre bakışını cesurca anlatan öyküsüyle beni çok etkileyen bir kitaptır. Bir de her yazdığına tutkun olduğum yazarlar vardır ki Neil Gaiman ve Ursula K. Le Guin fanatikliğim bu bağlamda değerlendirilebilir. Benim listem uzayıp gider valla.

* Bir gününüz nasıl geçiyor ve bu kadar çok projeye ve konuya ayıracak vakti nasıl buluyorsunuz?

Zaman bükücülüğünü öğrendim. Bu tempoda avatar olmaktan başka çare yok. Yoksa insan kaybolabiliyor. Kendimi kaybettiğim zamanlar çok oluyor, gereksiz işlere zaman kaybettiğim de. Neyse ki hiç bir şey kalıcı değil, her şey gibi bu anlar da gelip geçiyor. Sanırım kaybolmayı sevdiğim için bu durumdan pek şikayetçi de değilim aslında. Pek çok keşfimi bu kayıp anlarımda yaptığımı biliyorum çünkü. Bir sokakta, şehirde, ülkede kaybolmayı, bir şey ararken başka şey bulmayı severim. Bir proje içinde, bir duyguda, bir öyküde ve kendi içimde kaybolmak da iyi gelir bana. Bir de şu dağınıklığım konusuna bir çözüm bulabilirsem daha da iyi olacağım. Kendim kaybolduğum yetmezmiş gibi evin içinde bir de eşyalarımı arar dururum. Yani benim günümün çoğu bir şeyde kaybolmak ya da kaybettiklerimi aramakla geçiyor diyebilirim. Ve şaka yapmıyorum, zamanı bükmek gerçekten mümkün. Bunu koşmaya başladığım an fark ettim. 2 yıl önce durup dururken Avrasya koşusuna katılma fikri geldi. Ömrü hayatında 1 km. bile koşmamış biri olarak ilk koşumu yaparken zamanın olmadığı bir boyuta adım attığımı düşünüyorum. İçimi dışıma, dışımı içime bağlayan bir kara delik buldum diyebilirim. Bunun içinden geçip dünyaya döndüğümde 1 saat geçmiş, 15 km. bitmişti. Sanırım işin sırrı, zaman tünelinde ilerlerken önünüzde, yanınızda ve arkanızda kimlerin olduğuyla ilgili. Kanserli Çocuklara Umut Vakfı için koşuyordum o yıl. Bana rehberlik eden ve umut veren öyle çok dernek, proje, arkadaş ve iş var ki hayatımda. İnsan ona umut veren şeylerin aşkıyla her şeyi yapabilirmiş gibi geliyor. Zamansızlık bence bir bahane ve ezberlediğimiz bir hikaye. Her hikaye gibi o da yeniden yazılabilir. Zaten güneş her günü yeniden yazabilmemiz için doğmuyor mu? Zamanımı kendi yaşamımı yazmanın dışında başka insanların öykülerinde yan roller almaya da ayırıyorum. İşte o zaman, zaman bükülmeye başlıyor ve insan sayısız mucizeye şahit oluyor. Severek ve koşulsuzca emek verdiğimiz her şey mutlaka bir mucizeye dönüşüyor. Hastanelerin çocuk onkoloji servislerinde okuma etkinlikleri düzenlemek, hastane kitaplıkları kurmak, hasta çocukları kitaplarla buluşturmak için projeler yapmak benim için zamanı bükmenin yollarından sadece biri. Bence hastalıkların panzehri de bu; zamanı ne kadar iyi bükersek, kısacık ömrümüze o kadar çok an ve o kadar çok mucize sığıyor.

* KitapkurduAnne´den ne zaman ve nasıl haberiniz oldu? Olumlu/Olumsuz görüşlerinizi paylaşabilir misiniz?
Sosyal medya sayesinde web sayfanızı keşfettim. Seçtiğiniz kitaplar o kadar renkli, cıvıltılı ve hareketli ki acaba kitapkurdu anne bu kitapla ilgili ne düşünüyor diye bakmadan edemiyor insan. Kitaplara bakış açınızı pek çok akademisyenin tavrından daha işlevsel ve gerçekçi buluyorum. Yeni çıkan kitapları bu alana gönül veren akademisyenlerden, anne babalardan ve hatta yazarlardan bile daha önce fark ettiğinizi düşünüyorum. Sayfadaki kitap çeşitliliği ve arama motoru bence çok işlevsel. Var olan kategorilerinize bir de sessiz kitaplar bölümü eklerseniz harika olacak. Alt başlıklarınızda var, biliyorum ama ayrı bir bölüm olsun, sayıları gittikçe artacak çünkü. Böylece ulaşmak daha kısa ve kolay olur. Bir de oradan oraya uçuşan göçmen kuşlar var ya sayfanızda, onlar da şahane. Özetle; sizin aracılığınızla iç serinletici, umut ve heyecan verici güzelliklerle buluşmak bana iyi geliyor. Paylaşımlarınızın pek çok kişinin içinde farklı kapılar açtığına eminim. Elinize, aklınıza, emeğinize sağlık. Ve elbette bütün öpücükler öncelikle kızınıza. Onun varlığı sayesinde filizlenmiş bir sayfaydı bu, değil mi? 2017’nin birbirimize sevgiyle sarılıp öpüşeceğimiz ve bolca umut üreteceğimiz bir yıl olmasını diliyorum; tüm renklerimizi ve öykülerimizi soldurmadan yaşatabildiğimiz güneşli günleri düşlüyorum. Çünkü Gorki, Dostoyevski ve Sait Faik’in de dediği gibi dünyayı güzellik kurtaracak… Ve bir insanı sevmekle başlayacak her şey… Ve ancak ve ancak her şeyin ve herkesin içindeki güzelliği görebilmekle çoğalacak… Başka yolu yok…

”Kitapkurdu Anne”

Leave a Reply