Yaratıcı Düşünmenin Dayanılmaz Hafifliği Ya Da Ağırlığı

Posted June 7, 2017 by nilay

Düşünmek yaratıcı bir eylemdir. Hepimizde yaratıcı düşünme becerisi var çünkü her eylemimiz neden-sonuç ilişkilerinin bilinçli ya da bilinçsiz bir ürünüdür. Bir eylemimizi her defasında farklı yapabilme potansiyeline sahip olmak bizi sonsuz çeşitliliğe taşır. Zihnimiz bir düşünceyle ilgili var olan önceki bağlantılarımızdan beslense de her anımız aslında yeni bir an, yeni bir seçim, yeni bir eylemdir. Zihnimiz, eklenen her uyaranla birlikte sürekli yenilenir, değişir, dönüşür.

Bilimsel çalışmalar yaratıcılığın % 80’inin öğrenilebilir olduğunu söylüyor. Şimdi bu öğrenme sürecini biraz daha somutlaştırarak düşünelim. Yaratıcı düşünme becerisini bir kas olarak hayal edelim. Hareket etmek için kaslarımızı kullanıyoruz. Kaslar, hareketimizin güç kaynağını oluşturuyor. Küçük bir hareketimiz bile pek çok kasın birlikte çalışmasıyla gerçekleşiyor. Kaslarımıza yönelik özel egzersiz programları uyguladığımızda kaslarımızın görünümü nasıl değişip gelişiyorsa, yaratıcı düşünme becerilerimizi aktifleştirecek çalışmalar yaptığımızda da düşünme sistemimizin kapasitesi değişecektir. Hayal gücü, sentez, farkındalık ve hafızamızın “doğal” özelliklerini “güçlü” yeterliliklere dönüştürecek bilinçli çalışmalar yapmak uykuda olan yaratıcı nöronlarımızı harekete geçirecek kıymetli anlardır.

Nöronların birbirlerine bağlandığı sinapsların sayıca artışı öğrenmenin temelini oluşturuyor. Dışarıdan alınan bilgilerin nöronlar arasında iletilebilmesi için nöron sayılarının yeterli ve aralarındaki bağlantıların yoğun olması gerekir. Bir nöronun binlerce nörona bağlanabilme potansiyeli insana heyecan veriyor. Ancak bu potansiyelin varlığı onu kullanabildiğimiz oranda anlamlı. Çünkü beynimizdeki 10 milyardan fazla nöronumuz da diğer hücrelerimiz gibi ölüyor. Bu ölüme karşılık gelen yeni doğumların olabilme potansiyeli de bir başka heyecan verici oluşum. Pek çok araştırma yetişkinlik döneminde bile yeni nöronların doğabileceğini söylüyor. Öğrenmenin yaşam boyu olması da zaten bu düşünceden besleniyor. Bilgi artışıyla birlikte sinaptik bağlantı sayısı da artıyor. İyi eğitilmiş bir beyin birkaç saniye içinde trilyonlarca bağlantı kurabiliyor. Ne var ki bu bağlantıların filtrelenmesi ve gerekli bilginin depolanması kadar bu bilginin kalıcı olması ve hatırlanması da önemli.

Belleğimizde bilginin kodlanma, depolanma ve gerektiği zaman geri çağrılma süreci karmaşıktır. Kısa süreli belleğimizde en fazla 30 sn. durabilen bir bilginin burada kalma süresini bilinçli çalışmalar yaparak artırmak mümkün. Uzun süreli belleğimizde sakladığımız bilgileri ise dikkat, tekrarlama ve yeni bağlantılar oluşturarak sınıfladığımızda ve bir de bunları birbirinden farklı sinaptik bağlantılarla kodladığımızda kalıcı öğrenme gerçekleşiyor. Açık belleğimizdeki bilgileri depolamak için biraz daha fazla çaba harcamak gerekiyor. Bağlantıları, farkında olduğumuz kişisel anlamlarımız ve deneyimlerimizle kaydediyoruz. Var olan bilgileri yenileriyle değiştirmek çaba gerektiriyor. Örtük belleğimiz ise bilinçli olmadığımız ve farkında olmadan kaydettiğimiz bilgileri içeriyor.

Bilgileri kodlamak kadar onları zihinde tutmak da önemli bir konu. Öğrendiklerimizi unutma eylemi de ne yazık ki tıpkı öğrenme eylemi gibi kişisel özelliklere bağlı olarak değişiyor. Unutulan verilerin tiplerini inceleyen çalışmalar, bunların çoğunlukla daha önce öğrendiğimiz, bize ilginç gelmeyen ya da kişisel ilgi ve ihtiyacımıza hitap etmeyen bilgiler olduğunu söylüyor.

Buraya kadar sözünü ettiğim bilgilerden yola çıkarak şu sonuca varabiliriz: Öğrenmenin zihindeki yapılanma biçimi dikkate alınarak hazırlanan bilgi paylaşımının, hedeflenen kitleye ulaşması ve uzun süreli bellekte kalması aslında o kadar da zor bir iş değil. Biraz sistematik düşünmek ve bunu uzun soluklu uygulamalarla devam ettirmek aslında pek çok şeyi çözüyor.

2000 yılında yaratıcı drama ile tanışmamla başlayan yaratıcı düşünme sürecim daha sonra Torrance Yaratıcı Düşünme eğitimiyle farklı bir boyuta taşındı. Bilgileri listelemek, onları belirli kategorilere ayırarak birbirleri arasında çağrışımlar oluşturmak, eklenen her yeni bilgiyle birlikte yeni kategoriler açmak ve var olanı yine yeniden sınıflandırmak sinapsları sürekli aktif kılıyor. Guilford’un Zihin Yapısı Modelinde ve Torrance’ın Yaratıcı Düşünme Testlerinde zihnin bu becerilerini ölçebilen yaklaşımları görüyoruz. Kısacası, bu yaklaşımlardan yola çıkarak yapılandırdığımız çalışmalar hem bunu hazırlayan ve uygulayan yetişkinin, hem de buna maruz kalan çocuğun zihninde farklı pencereler açacaktır. Çocukların farklı bağlantılar kurmaya başladıklarını fark ettiğimizde bu açılımı somut şekilde görebiliriz. Çünkü böylesi bir süreç içinde öğrenen çocuklar yaptıklarından keyif alacaklar, bunu sadece bilişsel açıdan değil, duyuşsal ve fiziksel açılardan da bize yansıtacaklardır. Daha önce gereksiz, anlamsız, sıkıcı, zor vb. olarak tanımladıkları bilgilerin bu yaklaşımla yeni bir bağlama da oturduğunu gözlemleyebiliriz.

Ne var ki son yıllarda sayıları gittikçe artan yaratıcı atölye, proje ve yarışmaların pek çoğunun bu bağlamda yapılandırılmadığını görüyoruz. Maker-çocuk, destination imagination ve inovasyon gibi sözcüklerin sadece iş yaşamına ve sosyal hayata değil, eğitim programlarına da girdiği dikkatinizi çekmiştir. Bu bağlamda, “yaratıcı okuma” ve “yaratıcı yazma” kavramlarını da daha sık duyar olduk. Yaratıcı ve eleştirel düşünme becerilerine önem veren çalışmaların nicelik olarak artması elbette bir süre sonra nitelik arayışımızı da beraberinde getirecektir. O yüzden karşılaştığımız niteliksiz ve özensiz çalışmalar umudumuzu kırmasın. Toplumca deneme ve yanılma sürecindeyiz. Bu süreçte bilinçli bir farkındalıkla seçici olmamız bile çok şeyi değiştirecektir. Bize sunulan bir etkinliği, eğitimi ya da projeyi zihnin düşünme sürecine katkısı açısından ele alıp değerlendirmek bizi biraz olsun rahatlatabilir. Her zaman “daha az, daha iyidir.”

Az olanın etkisine inanmayı ve güvenmeyi başarırsak, bilginin varlığını kitabın sayfa sayısı, dakikada okunan sözcük ya da çözülen soru sayısı vb. rakamlarla ölçmek yerine bu süre içinde az ve de öz çalışma yapmanın kıymetini anlamış olacağız. Böylece bilginin derinleşme ve uzun bellekte kalma potansiyeli yüksek olacak ve farklı algı pencereleri açabilme potansiyeli artacaktır.

Bu yaklaşımı öğrenme ortamındaki somut eylemlerimizle örneklersek, değiştirmemiz gereken ilk tavrın çocukların yaptığı her ürünü alkışlamamaktan geçtiğini söyleyebilirim. Sebep-sonuç ilişkileri iyi kurulmamış düşüncelerden beslenen, kişisel beğeni üzerinde ilerleyen ve düşünce boşluklarını göstermeyen geri bildirimlerin çocuklara yarardan çok zarar verdiğini görmek gerekiyor. Ürettikleri her renkli ve biraz da farklı bir ürüne “yaratıcı” demenin çocukların yaratıcılığına ve yaratıcı düşünme süreçlerindeki gelişimlerine ket vuran bir yaklaşım olduğunu henüz düşünmüyoruz. Yaratıcı yazma çalışmalarında, öykünün başını verip sonunu tamamlamalarını istemek, “onun yerinde sen olsan ne yapardın” demek, “buna bir başlık da sen öner” ya da “öykünün en sevdiğin yerini resimle” diyerek yaratıcı düşünme becerilerini öğrettiğimizi düşünmek ülkemizde henüz oturmayan “yaratıcılık” kavramının sürekli yeniden üretilmesine, yanlış ve indirgemiş bir yaklaşımla zihinlere yerleşmesine hizmet ediyor.

Yaratıcı olmanın araçlarını ve becerilerini öğretmeden çocuklardan özgün bir ürün beklemeyi; sürecin her bir aşamasına (hazırlık, kuluçka, aydınlanma ve gerçekleşme) yönelik çalışmalar yapmadan ve elbette kullanılacak malzemede ve fikirlerde hakimiyet kazandırmadan bunları rastgele kullanarak özgün bir şey üreteceklerini ummayı ayakları yere basmayan bir yaklaşım olarak görüyorum.

Yaratıcılığın, “zaman”, “mekan” ve “yönerge” ile doğrudan bağlantılı olduğunu hesaba katmadan yapılan çalışmalarla ve yaratıcılık tiplerini dikkate almadan sorulan sorularla beslenen çocuklar ne kadar yaratıcı olabilir? Yaratıcı düşünmenin akıcılık, esneklik, detaylandırma ve orijinallik bileşenlerine yönelik bir farkındalık uyandırmadan; biliş, bellek, tek sürece götüren üretim, değerlendirme ve birden çok sonuca götüren zihinsel süreçlerden geçmeden yapılandırılan bir çalışmadan özgün ve yaratıcı bir ürün çıkması nasıl beklenebilir? Yaratıcı düşünme sürecine kendisi hakim olmadan yaratıcı okuma ve yaratıcı yazma yapan bir yetişkin, çocuklar için ne kadar açımlayıcıdır?

Bu sorular neden tartışmayı bilmediğimizle ve mantık hatalarıyla beslenen düşüncelere nasıl inandığımızla da ilgili aslında… Neyse ki yaratıcı düşünme becerilerini öğrenmek ve öğretmek mümkün. Sonraki yazılarımda yaratıcılık kaslarımızı geliştirecek önerilere yer vereceğim. Öğretirken öğrenmek gibisi yok… O zaman yaratıcı düşünce yolculuğumuz bu yazıyla başlasın…